Vay Vay Tırmanışı

10, 15 agustos 2013.

Uzun süredir kafamda yer eden Aladağların Torasan bölgesindeki Vayvay Dağı tırmanışını bu sene yapmaya karar vermiştim. Faaliyeti tek başıma solo yapmanın ekstra riski ve zorluğu soru işaretleriyle doluydu. Telefon çekmeyen o ücra bölgede muhtemel bir sağlık problemi veya olası bir kaza anında uzayda kalmış gibi olacaktım. Yörede bazı yıllar hiç bir etkinlik bile yapılmamaktaydı, kendimce alınacak önlemlerden başkasına güvenemezdim. Sonuçta yanımda en az bir arkadaşım olmalıydı. Bu amaçla tanıdığım birkaç dağcılık kulübünden güvendiğim arkadaşlara bilgi verdim yardım istedim. Bu yardım Bursadan Uludağ Dağcılık başkanı sevgili İsmet Şentürk beyden geldi. Kendilerinin o tarihlerde başka programlarının olduğunu ancak UDK- Uludağ Üniversitesi Dağcılık kulubünden tanıdıkları Fırat Ünver isimli gencin bana eşlik etmek istediğini ilettiler. Faaliyet başlayabilirdi. Kalan bir iki hafta içerisinde telefon ve mail ile tereddütleri giderdik ayrıntıları netleştirdik.

10 ağustos sabahı kendi aracımla erkenden ulaşıp, Demirkazık-Çukurbağ köyleri yol ayrımında Şafak Pansiyon önünde Fırat arkadaşımın Niğde-Çamardı otobüsünü beklemekteydim bile. Çok geçmeden Fırat otobüsle geldi. Benden çok genç ve daha uzun 1,90 vs 25 li yaşlarında enerjik ağır başlı efendi aslen Mersinli bu yağız gençle kısa tanışma ve bagajı benim araca alma faslından sonra ver elini Sarı Mehmetler yolu ile Emli ormanı sonunda aracı gölge bir yere park etme işi. Yol boyunca Fıratla akla gelen soruları ve faaliyetin kabaca anahatlarını irdelemeye başlamıstık bile. Fıratın ilk tepkileri gayet olumlu idi, Emli ormanının taşlı kayalı yer yer sel yatağından oluşan çok bozuk traktör yolunda aracıma yaptırdığım yavaş rallimsi kıvrak manevralardan sonra ağlayan balatanın yanık kokusuna iç çekmiş ama taktir de etmişti. Sonunda Emli ormanının araçla gidilebilen son noktasında sakin kafa ile araçtaki malzemeleri paylaşarak sırt çantalarımızı hazırlamaya koyulduk. Neden bu noktaya kadar Salim abini jipi ile gelmediğimize aracın anasını ağlattığıma hiç yanmadım. Sakin sakin yiyeceklerimizi, az miktar suyumuzu (Vali Konağı kamp alanında daim su bulunduğunu bildiğimizden stok su almamıştık) gerekli teknik malzemeler, (40 m. ip, yardımcı ipler, perlonlar, 4 adet değişik sikke, karabinler, atc, 1 adet çekiçli teknik kazma, batonlar. emniyet kolonları, kask ve kafa lambaları v.s.) 2 adet aynısından çadır, uyku tulumları ve matlar ile hiçbir donanım eksiğimiz yoktu. Faaliyete gelirken Fıratın kendi tulumu, matı ve sırt çantası dışında bir malzeme getirmemesini kararlaştırmıştık. Keşke bulabilseydim daha iki kişiyi de donatacak malzeme vardı araçta. Sırf bu yüzden traktörcü Salim abiye bu defa ihtiyacımız yoktu. Derken saat 11.00 civarında Emlide aracı terkederek çantaları sırtlanıp Sulağan Kelerdeki Vali Konağı kamp alanına yürüyüşe geçtik. Çantalar kurşun gibi ağırdı, sağolsun Fırat gönüllü olarak yükün daha fazlasını sırtlanmıştı. Bir haftadan fazla yetecek yiyecek kumanyamız bir hayli çeşitli ve zengindi. Bu çeşitlilik ileriki zor günlerde çok işimize yarayacaktı.

Aladağların tanıdık patikalarından eşsiz güzellikteki zirveleri arasında sıkı bir yürüyüşle yükselerek SIyırma Boğazı sonlarında çobanın koyunlarını sulamada kullandığı onlarca büyük mavi renkli su leğenlerinin olduğu noktada ilk molamızı verdik. Sonradan yanımıza uğradığında tanıştığımız Çukurbağ köylü çoban Mehmet Sır, Sulağan Kelerden aşağılara 600 metrelik hortum döşemiş koyunlarına kaynak suyu indirmiş. Biz insanlar da o hortumdan sularımızı kana kana içtik. Toplamda 3 saati bulmadan kamp yükü ile efsane kamp alanı Vali Konağına ulaştık. Benim için tarifsiz bir mutluluk anı idi bu kampa ulaşmak çok özeldi, çünkü daha önceden buraya gelmişcesine inceleyip öğrendiğim kamp alanı bilgilerimle gerçek görüntü birebir uyuyordu. Kamp yeri gerçekten çok güzel ve araziye hakim bir yerdedir, Vali Konağı adını hakeden bir kamp yeri burası. Kısa bir nefeslenme ve çevre incelemesi sonunda her iki çadırımızı da kurduk, yerleştik ve hemen akabinde Fırat yukarıdaki kar buz eteklerinden akan kaynaktan şişelere su doldurmaya gitti. Ben ise esaslı bir yemek hazırlığına koyuldum. İlk yemek menümüz sucuklu pilav, mantar çorbası ve ecnebi bademli zencefilli kek’ten oluşuyordu.
Yemek faslından sonra kahvelerimizi içerken yarınki asıl hareket planımızı ve yanımızda götürülecek malzemeleri gözden geçirdik. Kurulu çadırlardan birisinde ihtiyaç fazlası yiyecek ve giyecekleri burada bırakacaktık. Plana göre yorgun argın Vayvay Dağından geri dönüşümüzde çadırımız ve fazlalık malzemeler hazır bekliyor olacaktı…
Öylede oldu zaten.

11 ağustos günü, gün ağarırken Lahitkaya’yı gerilerde bırakarak Güzeller kuzey çanağına doğru yükselmekteydik. Bu alandaki çarşak, yer yer dik ve patika belli olmayacak kadar iri ve kaygan çarşakla dolu. Yükseldikçe Aladağların tanıdık zirvelerini özellikle Kaldı dağını farklı açılardan görmek ve fotoğraflamak şansına ulaştık. Solumuzdaki meşhur Gürtepe çanağı eteklerinden geçerek Güzellere paralel yükselip Sulağankaya önlerinde neredeyse Parmakkaya kadar önemli Şeytan Rampasına cepheden yaklaştık. Ne olduysa bu andan itibaren oldu Fırat sessizlikten arınıp, Şeytan Rampası rotasına serbest tırmanmaya karar verdi. Bu davranışı beni biraz ürpertti. Benim misafirim sayılırdı, burada yanımda bulunma nedeni bana eşlik etmek birlikte hareket etmekti. Onun temiz ve toy heyecanına yenilmesine müsaade edemezdim. Bir süre ses çıkarmamaya ne yapacağını izleyüp ondan sonra müdahale etmeye karar verdim. Bizimkisi rotanın tamamı görülen slab ve dış bükey güzelliğine kendini kaptırmış ağzı açık bakıyordu. Hatta bir ara işi ciddiye alıp, abi ben buradan düşer ve ağır yaralanırsam…… diye kafa sulamaz mı, buyurun burdan yakın…
Neyse işin vehametini anlayıp bıyık altından içimden gülümseyerek.
Fırat, hele önce rotaya yakından bir bakalım ve şu ileride yolumuz üzerindeki son orta noktada çantaları ağırlıkları bırakıp yanına ulaşıp inceleyelim. Dedim.
Aynen öyle yaptık ama ilk amacıma ulaşmıştım, yanımızdaki friction kaya tırmanış ayakkabıları, ipimiz ve diğer teknik malzemeler aşağıda kalmışlardı. Ona hissettirmeden ve tartışmadan ikna etme yolunda iyi bir başlangıçtı bu. Derken meşhur Şeytan Rampasının girişinde ona kısa bir nutuk atmam gerekti.
Bak arkadaş beni dinle… Biz buraya bu rotaya tırmanmak için gelmedik ve öylesine bir hazırlığımız da yok ve bizim amacımız başka sen bu sevdadan vazgeç….. Sen bana İsmet abimizin emaneti sayılırsın, boşyere gereksiz bir risk almana izin veremem… dedim ve tepkisini merakla bekledim. Gayet olumlu karşıladı ve rahatladı ve beni şimdi daha iyi tanıdığını yerinde uyarımı taktir ettiğini söyledi. Tamamen hevesini de kırmamak için hazır rota başına kadar çıkmışken risk almadan mevcut basamak ve tutamaklardan dikkatlice biraz denemesini ve 20 metre kadar yüksekte görülen slab dönemece varmadan geri gelmesini istedim. Aynen öyle yaptı hatta sağ dış bükey cephede görülen mavi perlonlu sikkenin yanından geri geri yanıma indi. Duramadım bende aynısını yaparak bir parça Şeytan Rampası tırmanmış olmak uğruna onun biraz aşağısında sağlam bir basamakta birkaç fotoğraf çektirip döndüm. O kadarı bile çok hoştu. Ben bu rotayı gerekli malzeme ve tanıdığım bir tırmanış arkadaşıyla ve tercihen kışın tırmanmayı yeğlerim.
Şeytan Rampasından alçalarak bıraktığımız sırt çantalarını yüklenip cepheden Küçük Cebel geçidinin dik ve setli yüzeyünde yükselmeye başladık. K.Cebel geçidi hiçde yabana atılacak bir tırmanış değil. Dik ve yer yer slab zeminli çarşak ve setlerlerden oluşuyor, kamp yükü de sırtta olunca insanı bezdiren anlar yaşatıyor.
Küçük Cebel sırtına ulaşınca merak ve heyecanla beklediğim manzaraya kavuştuk, tüm Kokorot Vadisi önümüzde uzanıyordu ve hedefimiz olan ilk kez gördüğümüz Vayvay Dağı silsilesi yer yer bulutlar arasında bize merhaba diyorlardı. Ancak bilmediğimiz bir gerçek bizi bekliyordu… o da, Küçük Cebel geçidinin Kokorot Vadisine inişi hiç de kolay olmayacaktı. Hemen tamamı derin uçurumlarla sonlanan büyük setler ve slab zeminli erimiş kar sularıyla duvar sıvası gibi sertleşmiş çarşak özelliği olmayan kaygan tehlikeli zeminlerden oluşuyordu.

Sırtlarımızda bir haftalık yiyecek ve iki günlük su stoku ve diğer kamp yükü de cabası… Sevgili Fırat ile ilk görüş ayrılıklarımız burada ortaya çıktı. O hep yan geçerek arkası görünmeyen setlerden yatay geçitler bulmaya ve dibi görünen sol ortalardaki dik yüzeyden kaçınmaya çalışıyor ama net bir kulvar olmadan da bu ısrarına devam ediyordu. Ben ise yeterince sola kaçtığımızı aşağıda gördüğümüz bir kaç koyunun indiği direkt hattan yer yer oturarak dikkatlice acele etmeden inmeyi yeğliyordum. Beni dinlemediğini görünce bu noktada soğukkanlı davranıp ben ona uymaya ve ihtiyatı elden bırakmamaya karar verdim. Çok uzun sürecekti ama sinir harbi yapmak yararsızdı. Sadece büyük ısrarla iki yerde ipe girmeye ikna ettim ve kaygan bir iki dik yeri ip desteğiyle yardımlaşarak indik ve bir adet sikke çakarak derin setli bir yerden iniş yaptık. Genç arkadaşımın heyecanı ve alternatif uyarılarıma tepkisel davranması kafamda soru işaretleri oluşturmadı değil. Değişmez gerçek anca beraber kanca beraber olmamız gerektiği idi. Gün batarken geçitten inerek iki kilometra kadar ileride belirgin iki oval kaya arasındaki koyun barınağı sandığımız alanı temizleyerek cadırımızı kurup yerleştik. Kafa lambaları işığında kuvvetli ve çeşitli bir akşam yemeğini haketmiştik. Yorgunluktan ziyade büyük gerilimli bir günü arkada bırakmıştık. Bu durumda yarın karanlıkta zirve denemesi yapmamaya karar verdik. Yarını dinlenerek ve keşif yaparak geçirecektik. Bu rahatlıkla geç saatlere kadar çadırımıza düzen verdik bol çay kahve içtik. Yüksekliğimiz 2939 m. gösteriyordu. Bu faaliyette ilk defa yüsek teknoloji ürünü çok hafif ve en iyisinden şişme Thermarest yatak kullanıyorum o kadar rahat ki sanki ev yatağında gibi uyuyorum. Bunu herkese tavsiye ederim.

12 ağustos dinlenme günümüzde geç kalkıp bol içecekli kahvaltı yapıyoruz menüde Kayseri pastırması bile var. Sağolsun Fırat her defasında memnuniyetini belirtiyor. Saat 12 ye doğru hafif zirve çantarımızla Vayvay dağına doğru yaklaşmada rota keşfine başlıyoruz. Yolun yarısında uzaktan bizi görüp gelen Mahmut ve Mehmet adlı, Adana, Aladağ ilçesinden çobanlarla tanışıyoruz. Önce bizi görmekten huzursuz olduklarını sandığımız bu ki temiz insanla muhabbeti artırıyoruz, özellikle Mehmet lise mezunuymuş ve çok insancıl birisi, her sorumuza dostça cevap veriyor. Neden Kücük Cebel yerine Adana tarafından, Acısu dan buraya daha kolay gelmediğimize hayret ediyor. Onu duyunca bizde çektiğimiz eziyete hayıflanıyoruz. Birdaha buralara gelecek olursak dediklerini akılda tutacağız. Akşama bizim çadıra uğramalarını çay, kahve içmelerini söyleyip anlaşıyor ve yolumuza devam ediyoruz. Vay vay Dağı büyük bir kütle ve çok heybetli hemen solunda Ortadağ ve en solda bizim kampa daha yakın olan Boruklutepe var. Amacımız Vayvayın güney batı ayağından başlayan rota girişini gündüz gözü ile görüp dönmek. Kamptan dağa yol henüz çok uzun, yinede kampımızı daha yakına taşımayı istemiyoruz, çünkü zirve dönüşü herşeyi yeniden taşımak daha güç olacaktı. Yaklaşık iki saat sonra Tayyare Çanağının bir altındaki nadiren gelen ekiplerin bu noktada kamp kurdukları düz tabanlı çanağa kadar ulaşıp fazla gecikmeden kampımıza dönmeye başlıyoruz. Özellikle Tayyare Çukuru adı ve hikayesi ile beni merakta bırakıyor. 1950 yılında Ortadağ yamaçlarına çarparak düşen Hurricane Hawker tipi bir İngiliz savaş uçağına ait enkaz kalıntılarına ulaşıp, yıllar boyunca çanağın diplerine kayan parçaları yerinde görebilmek de bir zirve kadar heyecan verici geliyor. Bu nedenle bizim için yarın başka bir gün olacak. Çadırımıza döndüğümüzde bitmeye yüz tutan tatlı suyumuzu çok arayacağız. Hemen yakınımızdaki karbuz eteklerinde, temiz karı buluncaya dek kazarak naylon torbalara ve beş litrelik su şişesine kar dolduruyor ve bir kısmını hemen eritmeye başlıyoruz. Yanımızda yeter miktarda yakıtımızda var. Lojistik hazırlığımız bize güven veriyor. Hava kararırken yemek vakti, Mahmutla Mehmet çobanlar bize katılıyorlar. Menüde tavuk çorba, ton balıklı makarna ve bol miktarda “corned beaf” et konservesini kendi baharatlarımızla çeşnilendirip dördümüz birlkte yemeye başlıyoruz. Çoban arkadaşlarımız fazlası ile memnun kaldılar, hatta aynen… bu kadar güzel yemekle tabiiki dağa çıkarsınız gibi bir saptamada bile bulundular. Yemekten sonra kahve hazırlığında çoban Mehmet de jest yapıyor gidip kaldıkları kelerden (mağaradan) kendi içme sularından 2 litre kadar yarınki faaliyet için bize armağan ediyor. Türk insanının bu güzel ve temiz özellikleri bizi duygulandırıyor. Bu akşam sohbeti kısa tutup yarın için zirve çantalarını hazırlıyoruz ve aat 21 gibi uyumaya geçiyoruz. Zirveye hareket için Sabah saat 4 te kalkmayı öngörüyoruz. Tatlı bir telaş ve rüzgarlı bir gece bizi bekliyor.
13 agustos sabahı saat dörtte uyanıp birer parça kek ile çaylarımız içip termosa asıl kahvaltı molası için sıcak su doldurup oyalanmadan kafa lambaları ışığında yola koyuluyoruz. Bir saat kadar sonra hava aydınlanmaya başlıyor. Dün yaptığımız keşifteki güzergahı izlemek nispeten kolay geçmeye başladı. Vayvayın GB eteklerindeki tabanı düz çanak alana dünden daha cabuk olarak birbuçuk saatte ulaşıyoruz. Mevcut vadi tabanının en dibinden önce alçalarak, sonra devamlı yükselmeye başlıyoruz. Tayyare Çukuru o kadar da yakında değilmiş. Bir kaç set ve zigzaglı bir çarşaktan sonra Tayyare Çukurunun sırtındayız. Sağdan yer yer kısa mix tırmanışlarla çanağın sağından yükseliyoruz. Çanağın dibinde siyah parçalar ve borumsu oluşumlar düşen uçağın parçaları olduğuna şüphe bırakmıyor. Merakımızı dönüş yolunda gidereceğiz. Tayyare Çukurundan çıkışta tam cephede K.Cebel geçidini andıran Karani Geçidi bize bakıyor. Geçidin tam sol tepesinde 5,6 tane dağ keçisi beliriyor. Bu defa onları net olarak fotoğraflayabildim. Geçidin çanak bitiminde Vayvay kütlesine bağlanan noktada büyük bir kar obruğu var, içi buzulumsu çok derin ve ürkütücü. O obruk yakınında ilk esaslı kahvaltı molamızı veriyoruz.
Dağın Tayyare Çukuruna bakan yüzü boyunca sıkıntılı ve hic bitmeyecekmiş gibi hissedilen uzun çarşaktan dağın ortasını hedefleyerek yer yer sağlı sollu büyük setlerden yükseliyoruz. Yükseldikçe çürüklük diklik ve boşluk hissi artmaya başlıyor. 3300 metrelerde dağın sağ tarafına doğru dikkatle yükseliyoruz. Ortalarda bir iki yerde insan izine rastlamıştık, artık ne bir patika ne bir iz yada baba vs hiç yok bu dağda. Sağ tarafta Kokorot vadisi yönünde alçalan ve zirveye bağlandığını sandığımız dev bir sırt var, o sırta çıkmamız gerektiğini başaka alternatif de olmadığını görerek arkadaşım Fıratı bilgilendiriyorum. O yönde yine belli belirsiz insan izlerine de rastlıyoruz. Belirli bir çatlak, geçiş yada bir eğim görülmüyür. Az sayıdaki faaliyet notlarında bildiğim tek şey doğru yönde olduğumuzdur. Sırta çıkış için v şeklinde her iki yanı beyaz kaya olan 40 metra civarında tabanı çürük oynak kırık kayalık iri çarşak karışımı olan altı boşluklu 4+ derecelik bu çatlaktan başka o sırta ulaşmak mümkün görünmüyor. Fırata ben buradan serbest çıkar bıraktığım iple de sen beni takibedersin dedim. Daha başka bir yol ve alternatif olmadığınıda gösterdim. Fıratla fikirlerimiz burada koptu, ilk defa tartışma derecesinde fikir ayrılığı oluştu. Benim ısrarım dağın diğer yönlerinin bariz kulelerle çevrili olduğundan ve You Tube deki mevcut tek tırmanış videosundan gördüğüm kadarıyla doğru yönden tırmanmakta olduğumuzdan dolayı idi. Fırat beklenmedik biçimde itiraz etti. Çatlaktan cıkılamayacağını bacamsı çatlağın çok çürük göründüğünü kesinlikle düşebileceğimi ve kendisinin dağın sol sırtına geçerek rota bulmasının daha mantıklı olduğunu bildirdi. Üstelik ben oradan çıkışa başlarsam, kendisinin geri döneceğini söyleyince ilk defa ciddi olarak bizim bugün zirve defterine ulaşamayacağımız aklıma geldi. Bu bende büyük bir çöküntü hissi yarattı. O bacadan veya başka bir noktadan ama mutlaka bu civardan zirve sırtına varabileceğimizi kesinlikle biliyordum. Belki biraz irtifa kaybederek veya alçalan duvarımsı sırt hattının uçlarından bir yerden üzerine çıkış olabileceğini onu aramamızı bile önerdim ama arkadaşımız küsmüş gibi bir tavır almıştı. Tarifsiz bir kararsızlık içerisindeydim. İstemediği halde buradan çıkmasını söyleyemezdim.
Peki o zaman.. Dedim.
Lider sensin, neresi zirveye gidiyorsa oradan çıkalım.
Bütün metanetimi toparlayıp ekledim….
Bu bir yarış değil istemiyorsan çıkmayız, dağ yerinde duruyor belki bir bilenle bir daha geliriz sen sakin ol.
Ama bunu söylerken dağdan vazgeşmek de istemiyordum. İçimden… belki şansımıza diğer sol taraftan bir geçit falan buluruz diye ona uydum. Başladık sola kulelerin arasına doğru yükselmeye. Boşluklu ve çürük geçişlere rastladığımızda Edward Whymper ın dağcılara öğütlerini anımsayarak, bastığım her adıma azami dikkat ediyorum ve her beş on adımda Fırata da sesleniyorum… aman acele etme emin olmadan el ayak değiştirme faslından şeyler söylüyorum. Fakat biliyordumki normal rota yerinden çok bilinmeyen yöne ve yollara sapmıştık. İşe şaka ile karışık sıradan bir tavır havasında söz sokuşturuyordum yeterki gereksiz ve dikkat dağıtıcı bir gerilim olmasın. Sağ Salim şuradan bir inebilelim mantığı ağır basmaya başlamıştı. İyi ki uysal davranmışım. Fırat da kaçırdığımız balığın büyüklüğüne takılmadan, abi şu setin arkasına bir ulaşalım orası iyi görünüyor falan filan derken 3430 metrelere kadar sol yönden ikinci zirve gibi duran hörgücümsü zirveye Fırat önden ulaştı. Ana zirveye oradan da bir çıkışın mümkün olmadiğini gördük. Küçük zirvenin bir alt setinde ben ana zirve yönünü incelerken Fırat yanıma indi. Arka tarafta kalan Karagöl ve Tekmezar vadisini, Vayvayın kuzey duvarının, nemenem kesme bir uçurum olduğunu, Fırat benden iyi gördü. Sadece o kısmı, gerek kalmadığı için ben gidip fotoğraflamadım. Arkadaşımın en bariz negatif özelliği, fotoğraf çekmeye yanaşmaması, dağda fotoğraf çekmeye başka gözle bakan ve tamamen karşı olmak gibi bir özelliği varmış. Böylesine de rastladım, ama o da onun yaşama biçimi… neden öyle yapıyor, niye öyle düşünüyor onun problemi…. Oysa zor yerlerde çekilen her fotoğraf, bir emek ürünü, o anlardan kalan tek görsel kaynaklardır. Neyine muhalefet edeyim fotoğraf çekmenin…, zararı nedir hala anlayamadım.
Vayvay dağı yüzünde yaklaşık 4 saat sadece zirve sırtına çıkacak rotayı aramakla canpazarında tırmanış ve inişlerle yatay geçişlerle zaman harcadık. Aklımda kalan,… son dönüş kararı üzerine, alçalırken çıkmayı düşündüğüm baca hizasına indiğimizde.
Gel şimdi birde oradan deneyelim. Dedi Fırat….
Ama artık çok gecikmiştik, olan olmuştu.
Bu iş başka sefere kalsın, sağ salim inip gidelim yeter. Dedim.
O anda fazla ısrarcı olmayı mantık dışı sayardım, aklımdaki tek şey güvenle dönmekti, onu başardığımıza seviniyorum şimdi.
Sonradan, dağın sıkıntılı inişinde tam karşısından tabanına kadar görülen Tayyare Çukuruna indik 1950 de düşmüş İngiliz uçağının hüzün verici kalıntılarına ulaştık ve resimledik. Bazı kitap ve kaynaklarda rastladığım enkaza ellerimle dokunmak bana ayrı bir huzur hissi verdi.

Çok başarılı bir başarısızlık sonucu, sırası ile yapmayı planladığımız Ortadağ ve Boruklu zirvelerine de gitmek istemedim. Olmayınca olmuyor. Bu benim dağcılığımda ikinci defa karşılaştığım bir şey. Kaldı dağına solo zirve yaparken bir karışanım karşı çıkanım da yoktu ama o kadar sert bir rüzgar vardıki şanstan son 36 metreyi tırmanmadan zirve yapmadan dönmüştüm. Rüzgar o kadar sert esmeye başlamıştı ki kendimi tabakta üflenen bir sinek gibi hissetmiştim. Sağlık olsun dağlar yerinde duruyor… dönme kararı vermekte bir erdemdir. Ama bu Vayvay dönüşü biraz kolay ve gereksiz oldu. Hatasız kul olmaz o da benim hatam diye kabul ediyorum.
Muzaffer bir komutan edasıyla gelemediğimiz çadırımıza dönüşümüz hiç de muhteşem olmadı… Dikkat dağılması sonucu dönüş yolunu karıştırdık olmadık yerlerden dolanarak çadırımıza ulaşabildik. Kokorot vadisinde üçüncü geceyi beklemeden hemen geri dönmek istedim ancak şimdi de çetrefil ve zor tarafından yÜkseleceğimiz slab setlerden oluşan Küçük Cebel Geçidi karşıdan, hadi gelin bakalım der gibi sanki nanik yapıyordu bize, üstelik yeni kar eritip su da hazırlamalıydık ağızlar çabut kaplamalı gibi olmuştu kar suyu içmekten normal su bulsak zemzem gibi yudumlayacağız.

Sonunda karar verdik kampta geceleyip yarın serin kafa ile riskli geçidi aşacağız. Su iyi olmayınca iştah da kalmıyor nasıl yedik nasıl yattık anlamadım. Yorgun olduğum halde ben bir iki saat daha dışarıda oyalandım su filtreledim kahve içtim malzemeleri topladım. Kafa Vayvayda kaldı. Koca bir yıl boyunca buraya odaklanmıştım. “
Nedir ki bir yıl daha nedir ki bir yıl daha ? ” What’s another year for someone who is getting lost everythinnnggggg … diyerek Eurovisionu kazanmış o meşhur şarkı sözleri kafamda yer etti. Bilmemki, seneye bir daha bu dağa gitmek kısmet olacakmıydı ?
Dönüş yolunu kısa anlatıyorum. 14 ağustos günü toplanıp kamptan ayrılmamız saat 12 yi buldu. Küçük Cebel geçidini cepheden çıkmak yerine sağ taraftan Cebel başını kerteriz alarak, uzun ve görece az eğimli sırttan yükseldik. Birkaç sıkıntılı yan geçişle alçalarak geçidin ortalarına doğru setlere kavuştuk ve miks tırmanişlarla geçidi aştık. Daha az riskli olan güney yüzünden, Güzeller çanağına indik. Tabandaki buzulun üzerinde kokuşmaya başlayan ayaklaraımızı ve bedenimizi kar banyosu ile biraz olsun arındırdık, atıştırdık ve kahvelere dayandık. Sonra ver elini aşağılarda kalan Sulağan Keler deki bıraktığımız malzeme dolu kurulu çadırımıza indik. Şaşırtıcı biçimde çadırın kılına zarar gelmemiş. Ne vahşi hayvan, ne rüzgar, hiçbir zarar vermemişti çadıra. Plan gereği hazır çadırımız çok işe yaradı. Bıraktığımız fazla yiyeceklerden güzelce yararlandık. En önemlisi kaynak suyundan çay yapmak içmek kaymak tadında gibi geldi oldu. Üçgün boyunca kar suyu eritmek süzmek ve içmekten gına gelmişti.
15 agustos kampı toplayıp, Vali Konağı kamp alanına veda ediyoruz. Emli ormanında bekleyen aracımıza ulaşıp yerleştikten sonra, Niğde merkeze dönmeden önce Dokuzgöz Alabalık tesislerinde kendimize mükellef bir ziyafet çekiyoruz. Fırat’ı karşıladığım yerde otobüse bindirmek istemediğimden onunla birlikte Niğde’ye geçiyoruz. İlk işimiz bir hamama uğramak oluyor. En son ilkokul çağlarımda rahmetli annem götürürmüştü bizi hamama, ne kadarda ara vermişim. Bundan sonra hamama giderim artık. Hamam çıkışı ikişer tane Niğde gazozunu devirip, Fıratı Bursa otobüs yolculuğu için yazıhaneye bırakıyorum, vedalaşıyoruz. Aklımdan, bu hamam temizliği ve rehavetinden sonra, Kayseri yolunda araba sürerken uyumamalıyım diye kendimi öğütlüyorum. Aklım çantadan çıkarıp dalgalandıramadığımız ULUDAK flamasında, içim buruk ama huzurluyum. Dikiz aynasına uzanıp eşimin çok sevdiği tek gamzemle gülümsüyorum. Çalan teypden 1969 Hotel California müziğini buluyor ve sesi biraz daha açıyorum…… “On a dark desert highway, cool wind in my hairrrrr.” Memleketin hali harap bense ancak dağlara tırmanıyorum… kafa karışık.
“Nedirki bir yıl daha, nedirki bir yıl daha’….Bir başka sefere.

Okuyan herkesi sevgi ve saygıyla selamlıyorum.

Ömer Albayrak

Uludağ Dağcılık Kulübü

Konak Mh. Çağ Sk. Konak Apt. No:5/B
Nilüfer, BURSA
0 532 525 68 03

Sosyal Medya