Uludak- Uludağ Dağcilik Kulübü
Uludak - Türkiye Dağcılık
Federasyonu Üyesidir.
 2016 - ETKİNLİKLERİMİZ
 2015 - ETKİNLİKLERİMİZ
AYIN YAZISI.
KAYBOLAN SULAR VE TOPRAKLARIMIZ.

KAYBOLAN SULAR VE TOPRAKLARIMIZ.

Her daim söylerim "Dağcılık sadece zirvelere çıkmaktan ibaret değildir" diye. Bir kültür alış verişi içinde buluyorsunuz kendinizi. Dünyanın dört bir yanını gezerek sosyal, kültürel ve ekonomik açıdan başka toplumları tanıma fırsatı buluyorsunuz. Yaşanan her farklı coğrafya insan hayatına zenginlik katıyor. Farklı toplumların içinde bulunmak, daha önce hiç görmediğiniz yerler görmek yaşama heyecan katıyor. İnsanın ufkunu açıyor, yaşama dair deneyimlerini ve toplumlar arası kültür farkını değerlendirme imkanı buluyorsunuz.
Türkiye coğrafyasından doğuya doğru gittiğimizde toplumların yaşamını yönlendiren kuralların katılaştığını görüyoruz. Batıya doğru gittiğimizde ise insan ve özgürlük en önemli kural olarak karşımıza çıkıyor. Toplum gelenek, görenek ve yasaların hak ve özgürlükler üzerine inşa edildiğini görüyoruz. Yine batıya doğru gittiğimizde çevre ve insan ilişkisinin önemini kavramış toplumlar karşımıza çıkıyor. Bütün bunları, içine girdiğiniz toplumların yaşam biçimlerini gözlemledikçe değerlendirebiliyorsunuz.
Bizim de Türk Ulusu olarak elbette çok önemli değerlerimiz var. Ama insanı şaşırtan, bizlere basit gibi görünen ancak insan neslinin geleceği için hayati önem arz eden konuları atlıyor olmamız.
Bursa ovası dünyanın en verimli topraklarına sahip eşsiz bir değerdi. Ova üzerinde bulunan şeftali, armut gibi her türlü meyve ve sebzenin yetiştiği bahçeleri Sanayi Bölgesi imarlı arazilere dönüştüren zihniyet geleceğini nasıl katlettiğinin farkında olmaması mümkün mü? Farkında olmamak için nedenleri var. Kolay yoldan zengin olma hırsı. Bursa'nın yanı başında bulunan Uludağ bereketli bir ovaya sahip olmamız için her türlü imkanı bizlere vermiş. Bursa ovası, kaçak beton yığını yapılar ve izinli sanayi bölgeleri kurularak yok edilmiş. 15 - 20 Yıl öncesinde Kaplıkaya deresinde Alabalık tutardık. Şimdi Kaplıkaya vadisi içinden lağım akıyor.Geldiğimiz nokta vurdumduymazlık, aymazlık ilkesizlikle açıklanabilir.
"Topraklarımızı yok etmek insanlığı yok etmektir" Bunu ne zaman anlayacağız.
Ev, işyeri gibi yaşam alanları her türlü arazide inşa edilebilir. Ama yiyeceğinizi her türlü araziden elde edemezsiniz. Yerel yönetimden, ulusal yönetime kadar, bu ülkede yasaları yapan, uygulayan herkesin bu konuda sorumluluğu var. Tarım arazisini sanayi imarlı arazi olarak değişimine imza vermiş olan her Belediye Başkanı ve meclis üyesi bunun vebali altındadır. Allahın yarattığını yok etmek, yok edilmesine onay vermek yetki sahibi kişilerin menfaat elde etmek için nasıl gözü dönmüş olduğunun kanıtıdır.Yetkilerini kötüye kullanan bu yöneticilere karşı toplum da sessiz kalmıştır.
Politikacı yaşadığı bölge ve ülke değerlerini koruyarak topluma hizmet etmelidir. Kişilerin menfaatlerini koruyarak onları memnun etmek, yandaşlarını memnun etmek ve cebini doldurmak üzerine kurulmuş politikalar bu milletin geleceğini karartıyor. Türk ulusu olarak çevreye bakışımızı değiştirmek zorundayız. Müslümanlığın direği olan temizliği ayaklarımızı ellerimizi yıkamaktan ibaret olarak görüyorsak bu yanlıştır. Her inançlı insan önce kendi temizliğinden, evinden, bahçesinden köyünden, deresinden akan sudan, köy arazisinden sorumludur. İnançlı bir insan yaşadığı şehrin sokağından, caddelerinden, parkından, gezmeye gittiği güzel doğasından sorumludur.
Temizlemekle sorumlu değildir!
Kirletmemekle, kirlettirmemekle sorumludur!
Güzel bir yer görüp durduğumuzda çöplerimizi buraya bırakarak bu yerin çöplük olmasından, sahip olduğumuz işletmenin çevreye kimyasal zehir saçmasından, canlıların yaşamını tehdit edecek doğaya zarar veren atıklar üretmekten sorumluyuz. Uludağ'ın koynunda, ve ya deniz kıyılarında para kazanmak için turistik yapıları inşa ederek dereleri ve denizi kirletmekten sorumluyuz.
Bazı Kurumlarımızın yöneticileri, Bursa'daki dağcıları Uludağ Milli Parkına araçla girerek çimenlerine zarar veriyorsunuz iz yapıyorsunuz diyerek yasak koyarken, Uludağ Milli Parkı içinde dozerlerle orman içinde yollar açıp çamur deryaları meydana getirmekte bir sakınca görmemekteler. Bu duruma düşmekten üzüntü duyuyoruz elbette. Bizler Uludağ Milli Park sınırları içinde kamp kurduğumuzda çevreye çok önem veriyoruz.Daha evvel yakılmış olan ateş yerlerini ıslah edip, gördüğümüz yerlerde çöpleri toplayarak yok etmek için çaba harcıyoruz. Ne yazık yetkili görevliler Uludağ'da meydana gelen yangın ve benzeri her türlü zararı biz dağcılardan biliyor olmaları, bizleri doğaya zarar veren potansiyel bir tehlike gibi görmeleri çok rahatsız edici haksız bir ön yargılı bakıştır.
Bu gün yurt dışında Milli Parklar içinde gezerken yasaklarla değil vicdanınızla o güzellikleri koruyorsunuz ve özgürce yaşıyorsunuz. Toplum aksini yapanlara zaten insan olarak bakmıyor.Doğa ile uyumlu yaşamayı öğrenmek mecburiyetindeyiz. İnsanı doğadan koparamazsınız. İnsan ve doğa birlikte var olmayı başarmak zorundadır. Toplumumuzda her alanda bir güven sorunu var. Her çocuk doğruyu yanlışı anne ve babasından öğrenir. Anne ve baba nasıl davranıyorsa çocuklarda onları örnek alıyor.Çevre bilinci konusunda ayıplı bir toplumuz. Toplum çevresini kirlettiğinde utanmıyor, en kötüsü de normal sayıyor. Bu ayıbımızdan utanmayı öğrenmek ve bu huyumuzdan kurtulmak zorundayız.
Türkiye'de çevre bilinci edindirmek için üç kuşağın ikisi kaybedilmiş durumdadır. Ancak yeni nesil eğitim kurumlarında bundan sonraki süreçte bari, uzun süreli ve yoğun olarak bu ayıptan kurtulmamız için eğitilmelidir. Bu yazıyı okuma zahmetine katlanan bazı kişiler bu hassasiyetin abartılı olduğunu elbette düşünebilir. Biz dağcılar kendi yöremiz başta olmak üzere yurdumuzun her yerini geziyoruz. Geldiğimiz üzüntü verici duruma çok yakından şahit oluyoruz. Şu anda ülkemizde kirlenmemiş bir doğa parçası, kirlenmemiş bir dere, ırmak, göl ve deniz bulmak o kadar zor ki..
Ne yapılabilir?
Ülkemizde çocuk bezi, ıslak mendil, poşet üretimi bu haliyle yasaklanmalıdır. Doğada kısa dönemde çözülebilir olmalıdır. Tarım ilaçlarının kapları depozitolu olarak satılmalıdır. Kullanılıp boşaldığında ambalajının geri dönüşümü sağlanmalıdır. Din adamlarımız camilerde dinin buna izin vermediğini anlatmalıdır. Çevreye atıklarımızı saçarak, atarak dökerek hiçbir şey olmamış gibi yaşayamayız. Okullarımızda çevre dersleri en önemli derslerin başında verilmelidir. Yerel ve Ulusal yayın kuruluşlarında bu konunun namussuzluk ve vatan hainliği kadar önem arz ettiği bilinç altına yerleştirilmelidir. Bu ülkenin insanı doğaya gitmeyi öğrendi. Götürdüğünü geriye getirmeyi de öğrenmek zorundadır. Köylerimizde, kasabalarımızda hatta şehirde yaşayanlar bile, evinde bulunan eskimiş eşya koltuk, halı ve çöplerini derelere dökmekten artık vazgeçmelidir. Her kişinin doğadan yararlanma hakkı olduğu gibi, her kişinin götürdüğünü geri getirme zorunluluğu da vardır. Şehirlerin içinde kalmış ve ya dışında Sanayi tesislerinde göstermelik uygulamalara son verilmelidir. Akşamları filtrelerini devre dışı bırakarak bizlere zehir solutmaktan vazgeçmelidirler. Konu ile ilgili kurumlar görevlerini ciddiyetle yapmalı ve 24 saat havaya verilen sanayi gazlarını denetlemelidirler.
Her doğaya gidişimizde çöplükte oturmaktan, çöplüğe dönmüş ormanlardan geçmekten, lağım akan derelerden geçmekten. Oturduğum semtte şehir çöplüğünün kokusunu teneffüs etmekten. Organize sanayinin akşamları havaya bıraktığı zararlı gazları solumaktan. Yine akşamları Sanayi bölgesinden gelen uğultuyu ninni gibi kabul ederek kaderine razı olan bir toplum olmaktan. Şehrin içinden kıvrılarak akıp giden adından başka hiç bir güzelliği kalmamış olan lağım akan Nilüfer çayı kıyısında spor yapmaktan. Nilüfer çayının kanalizasyon atıklarının ayrıştırılması için yapılmış olan çökelti havuzlarının dayanılmaz pis kokularını teneffüs etmekten, utanıyorum.
Bize bunları layık görenler de utanmalıdır...
İsmet Şentürk.
Devamı
ÖZGÜR DAĞCI, EMİRHAN KIRATLI.



ÖZGÜR DAĞCI, EMİRHAN KIRATLI.
Onu ilk tanıdığımda 2002 yılının son günleriydi. İri yapılı dolgunca, başının üst kısmı açılmış, esmer, gözleri ışıl ışıl, yüzünde daima tebessüm ile bakan bir gençti. Mütevazi kişiliği konuşmalarından karşısındakine yansıyor. Elazığı'ın bir köyünde, Muhtarlık yapan bir babanın oğlu olarak 1967 yılında dünyaya gelmiş. Anadolu'nun bağırın da doğup büyüyen her çocuk gibi sert koşullarda yetişmiş. Toprakla kayayla nasırlaşmış, soğukla, güneşle kavrulmuş teni. Gün gelmiş çoban olmuş tezek kokan meralarda. Gün gelmiş meyve çalmış köyünün bahçelerinden. Her köy çocuğu gibi küçük şeylerle mutlu olmayı bilmiş Anadolu bozkırında. Küçük yaşta ayaklarının üzerinde durmayı, kendi kendine yetmeyi öğrenmiş. Lise çağlarında gözünü İstanbul'a dikmiş. Karar vermiş üniversite okumaya. Hiçbir aile desteği olmadan kendi azmiyle Siyasal Bilgiler Fakültesini kazanmış. İstanbul, Laleli'de hem çalışmış hem üniversiteye devam ederek sürdürmüş öğrencilik yaşamını. Rus müşterilerle kurduğu iletişimden kalan biraz Rusçasıyla da bizlere havasını basar. O hem hayat okulunu hem Üniversiteyi bitirir burada. Okulundan mezun olduktan sonra köyüne dönmez bir süre İstanbul'da yerleşir. İlerleyen zamanda sınavlara girer Gümrük müşaviri olur. İş başvurusu yaptığı kurum Bursa'daki kuruluşunda istihdam eder Emirhan Kıratlı'yı. 35 yaşında Bursa'ya yerleşir. Doğanın içinden gelen Emirhan Bursa'nın yanı başın da bulunan Uludağ'ın büyüsüne kapılır. İçinde bulunan maya ile doğaya, dağlara gitme arzusunu frenleyemez artık. İstanbul, köyüne olan özlemini had safhaya çıkartmıştır. Yaşam savaşı içinde koşullara dayanmak için yeterince sabır göstermiştir. Şimdi rahat bir işi vardır, ayrıca bekar ve yalnızdır. Tam da o günlerinde yollarımız kesişti Emirhan Kıratlı ile.
1999 Yalova depreminden sonra, Ülkemizde ve Bursa'da dağcılık ve doğa sporları gündeme geldi. Daha önceleri çok az sayıda insanın yapmakta olduğu Doğa Sporları toplumda ilgi görmeye başladı. Bu sporlarda kullanılan giyim kuşam, malzeme, yeni bir sektör yarattı. Alternatif turizm anlayışı ortaya çıktı. Dağcılık ve Doğa Sporları alanında birçok dernek ve kulüp ortaya çıkmaya başladı. Türkiye'de 1999 yılında, 920 olan lisanslı dağcı sporcu sayısı 10 yıl içinde 30.000 rakamını geçti.
BUDAK Bursa Dağcılık ve Doğa Sporları İhtisas Kulübünde dağcılık başta olmak üzere doğada kamplı faaliyetler yapıyoruz. Emirhan Kıratlı en aktif üyelerden birisi. Zor kolay seçmez, her faaliyete katılır. Kamplı kampsız nerede bir etkinlik var orada. İlk defa 2003 Yılının 19 Mayıs Bayramını içine alan Atatürk'ü Anma ve Gençlik Tırmanışı etkinliği yapıyoruz. 6 Kişilik bir ekiple Oteller, Uludağ, Baraklı göleti ve Kocayayla. Zorunlu olmadıkça teknik faaliyetleri izlemeyi tercih eder. Biz tırmanış yaparken o çadırda keyif yapar uzaktan bizi izler. Ama, hep yanımızda olur. Kendisini "Dağcı özgürdür" diye tanımlar. Yalnız ve bekar oluşundan eli açık olan Emir cömerttir. Bir yerde hesap ödenecek ilk önce atılanlardan birisidir. İnsancıl ve esprili kişiliği ile bulunduğu ortamı renklendiren, neşelendiren özgün yapısı ile yokluğunda aranan isimdir.
Kimi zaman kamplarda kağıt oynarız. Emirhan en çok kaybedenlerin başında gelir, cezayı yiyenlerin de. Ceza kış günü ya dere geçmek ve ya göle girmektir. Emirhan arkadaşımızın düşmesi boldur, pantolonlarının yırtılması da aynı şekilde.
Bir gün Harmankaya kanyonu geçişinde kamp akşamı Zafer Turan'nın anlattıkları yıllarca aklımızdan silinmeyecek. "İple kanyonun içine iniyordu, Emirhan ağbinin pantolonu yırtılmış, yukarıya seslenmek istiyorum sesim çıkmıyor. Lal oldum konuşamıyorum sadece Aaaa. aa.. yapabildim, gerisini getiremedim"
Başka bir faaliyetteyiz Karagöl yaylada kampta benim çadırdan balıklama atlamam. Buna benzer bir çok anımızı birlikte oluşturduk. Dostluğu, kardeşliği, samimiyeti, doğallığı yaşarsınız onunla.
- Bir insan bu kadar mı saf ve temiz kalpli olur?
2007 Yılı Nisan ayında BUDAK kulübünden ayrıldığımda faaliyetlerimi bireysel olarak sürdürüyorum. Emirhan Kıratlı'da sonradan ayrıldı, birlikte faaliyetler yapmaya devam ediyoruz. Bekar olan Emirhan zaman geçiyor diyerek evlenmeye karar verdi. Evlenmesine çok sevinmekle birlikte, onu kaybetmekten de korkuyoruz. 2008 Yılı yazında, Çekirge'de bir düğün salonunun yazlık terasında , Emirhan Kıratlı, Ayşen Arabacı ile çok güzel bir düğünle dünya evine girdi.
Geçen zaman gösterdi ki, Emirhan'ı evlilik dahi dağlardan kopartamadı. Hayatına bir düzen geldi, Emirhan ve Ayşen çiftinin Oğuz Alp adında bir oğulları oldu.
2009 Yılı sonbaharında, ULUDAK - Uludağ Dağcılık Derneğini kurduk. Emirhan bu oluşuma her aşamada destek verdi. 2010 Yılı Şubat ayı itibarı ile Spor Kulübü olarak tescil olduktan sonra da birlikte çalışmalarımızı sürdürdük. Dört dönem yönetim kurulu üyesi olarak ULUDAK içinde aktif olarak yer aldı. O her zaman bizim neşemiz olmaya devam etti. Güçlü fiziği,her koşulda dirençli yapısı ile bu arkadaşımız faaliyetlerde elleri cebinde yürür. Rahatlığı ile çevresine cesaret verir. Her kes baton kullanır o kullanmaz. Dağlarda güneş çok etkilidir. Her kes güneş kremi kullanır o kullanmaz. En hızlı ocak yakan, sofra kuran, rahat yeri en kolay bulan birisi olarak ünlüdür. Meyve veren ağaçlar ondan sorulur. Taze soğan,kuru soğan, sarımsak, yeşil bibersiz yola çıkmaz. Her şeyini herkesle paylaşır. Kestirmeden gideceğim diye bazen hiç buluşamadığımız faaliyetlerimiz olmuştur. Ormanda yaptığımız yürüyüşlerde bir ara bir salgın başlattı. "Başını ağaçlara dayayarak negatif enerjiyi atıyorsunuz" diyerek her kesi inandırdı. Onu taklit etmelerinden faaliyeti yapamaz olduk. Sosyal paylaşım sitesinde paylaştığım fotoğrafı gören eşi .
- Ne yapıyor bu?
- Negatif enerjisini atıyormuş. Diye cevap yazdım.
- İnanmayın ona dinlenmek için yapıyor. Deyince salgın sona erdi.
Son dönemlerde çektiğim fotoğrafları beğenmeyen Emirhan bana ciddi ciddi sitem ediyor.
- İsmet ağbi sürekli yukarıdan kelimi çekiyorsun. Sen bu fotoğrafları çekmeden önce bu kadar kel olduğumu bilmiyordum.
Bazı kamplı etkinliklerimizde akşamları ateş başında sohbet ve şarkılar söyleriz. Emirhan şiirleriyle beklenmedik anda araya girer, duyguları ile şiirlere can verir.
"İstanbul Boğazında oturmuşum, Oturmuşum da bir türkü tutturmuşum, Bir garip Orhan Veli, Velinin oğlu"
İçimizde,şair ruhlu bir arkadaşımızın olmasının mutluluğunu yaşarız. Koca cüssesinin altında yumuşacık bir ruh yattığının kanıtıdır okuduğu mısralar.
Emirle çeşitli zamanlarda yaptığımız zor olarak adlandırabileceğimiz faaliyetlerimizde bazen dik çıkışlarda zorlandığını gördükçe bir doktora gitmesini söylerdim. Ama o pek oralı olmazdı. 2015 Yılının sonlarıydı Emirhan faaliyetten döndüğü bir hafta sonundan sonra randevu alıp doktora gidiyor. Doktor yaptırdığı tetkikleri değerlendirirken şaşkınlık içinde kalıyor.
"Sen bu vaziyette nasıl dağcılık yaptın, her an risk altındasın" Derhal ameliyat olması gerektiğini söyler.
Faaliyette bizimle beraber olan Emirhan'ın kalp ameliyatı olacağını öğrenince çok şaşırdık ve üzüldük. Bu kadar ileri seviyede bir rahatsızlık tahmin edemiyorduk.Aralık ayı içinde Bursa, Acıbadem hastanesinde başarılı bir açık kalp ameliyatı geçirdi Emirhan. Sevindik, gönlümüz,dualarımız hep onunlaydı. Taburcu oldu evinde dinleniyordu.İyileşeceği aramıza katılacağı günleri bekliyoruz. Son günlerde arayıp hal ve hatırını sorayım dedim Emirhan hastaneden cevap verdi telefonuma. Enfeksiyon kapmıştı, koruyamamıştı kendini. Emirhan bunu da atlatacak, o çok güçlü bir insan. Şu an hala Bursa Acbadem hastanede olan Emirhan Kıratlı kardeşime acil şifalar diliyorum.
Seni çok özledik, "Özgür dağcı"
İsmet Şentürk.
Devamı
19 Mayıs “ATAÜRK’Ü ANMA ve GENÇLİK TIRMANIŞI”
Devamı
SÜRDÜRÜLEBİLİR DAĞCILIK
Devamı
ULUDAK AİLESİ OLABİLMEK.

ULUDAK Ailesi Olabilmek;

Dağcılık sporu kişilere,diğer spor dallarından biraz farklı bir sosyal paylaşım ortamı sunmaktadır.Mutlaka herkesçe yaşanmak zorunda olan birinci kuralı hayatınızı bir başkasına emanet etmeniz gereken güvene dayalı dostluk ilişkisidir.
Devamı
TÜRKİYEDE DAĞCI OLMAK.
Devamı
İNSAN VE DOĞA.


İNSAN VE DOĞA.

29 Ağustos 2015, Cuma, 07.30 da hazırlıklarımızı tamamlayarak Hacer boğazına inişe geçtik.
Bu sabah geldiğimiz günden beri ilk defa Ur kekliklerinin ıslıklarını duyabiliyoruz. Adana Orman Su İşleri Bölge Müdürlüğüne bağlı, Aladağlar, Milli Parklar Şube Müdürlüğü Yedigöl platosu içinde ve Hacer Boğazı içinde iki dağ evi yapmak için çalışmalara başlamış.Geçte olsa çok olumlu bir başlangıç. Darısı diğer dağlarımıza. Günde bir defa 1200 m. irtifa inerek tekrar yukarıya çimento vs. malzeme taşıyan 6-7 katır ve gençlerden oluşan takım var. Yedigöller'de koyunculuk yapan Ahmet Saban vasıtası ile iletişim kurarak çantalarımızı Hacer boğazı içine kadar indirmeleri karşılığında makul bir ücret ödedik. Dağ evi çalışmalarını ilkel yöntemlerle yürüten Milli Park yöneticilerinin kulaklarını da ayrıca çınlattık. Avrupa'da dağ evlerinin bu sporun gelişimi ve dağcıların ihtiyaçlarının karşılanması için 100-150 yıl önce yapılmış olduklarını görüyoruz. Dağ evlerinin her türlü ihtiyaçlarının helikopterle karşılanmasına tanık oluyoruz. Ülkemizde bu çalışmaların henüz yeni ve başlangıç aşamasında olması ve katırlarla yapıldığını görüyoruz. Katırlarla çimento taşınarak yapılacak olan bir mekan ne kadar dayanıklı olabilir ki. Bu çağda, bu ilkelliğe şahit olmak, üzücü..
Bu konu Milli Parklar Şube Müdürlüğü yöneticilerinin değil Ankara'daki yöneticilerin planlamalrı neticesinde bu kadar ilkel yöntemlerle yapılmaktadır. Aladağlar Milli Park yöneticilerini her şeye rağmen  kutlamak gerkir. Bu çalışmayı yapmaları bile ülkemiz için önemli bir adım. Kendilerine teşekkür ediyoruz.
Bir dağ evi için, koca bir devlet küçücük paraları harcamakta ne kadar hasis davranıyor. Bütün bunlar Türkiye'de dağlara ve dağcılığa verilen önemin de göstergesi. Doğal değerlerimiz, hiç bir maddi kaynakla elde edilemeyecek bu doğa harikalarımızın henüz farkında değiliz. Farkında olmadığımızın göstergesi de ayırdığımız kaynak ve uygulanan koruma politikalarımızdır.
Dünyaca öneme sahip, Aladağlar'da yapılacak iyi bir planlama  ile gelen yerli ve yabancı dağcılık ve treking sporu yapanların sayısını arttıracaktır. Şu anda yapılan kulübe tarzı dağ evleri ziyaretçiler açısından ihtiyaç duyulan dünya standartlarında alışılagelmiş lojistik desteği karşılamaktan çok uzaktır.
Kaçkarlar ve Aladağlar ilk olarak dağ evlerine kavuşturulmalıdır. Konaklamalı, yeme içme ihtiyaçlarının giderilebileceği işletme zihniyetiyle çalıştırılan dağ evlerine ihtiyaç var. Haziran ayından Eylül ayına kadar açık kalabilecek bu dağ evleri Türkiye Dağcılık Federasyonu tarafından işletimi yapılabilir. Sezon dışı günlerde de işte şu anda yapılmakta olan bu kulübe tarzı dağ evleri kullanılabilir. Avrupa'da böyle yapılmaktadır.
Milli Park ilan edip Allaha emanet ettiğimiz, ülkemizin doğal değerlerini koruyamadığımız gibi (Uludağ örneğin) nasıl değerlendireceğimizi de bilemiyoruz. Büyük devlet olmanın gereği şehirlerde şaşalı binalar dikmek değildir. Toplumun geleceği temiz doğayı gelecek nesillere aktarabilmekten geçiyor.
Çağımızda toplum sağlığını tehdit eden, çok önemli iki sorunumuz öne çıkıyor. Biri ekonomik, alışveriş çılgınlığı, diğeri de hareketsizliğin sonucu kişilerin obez topluma dönüşmesi. Bu sorunlar bir ülkenin sosyal ve ekonomik yapısını çürüten, devletin bütçesine de yük getiren sonuçlar yaratmaktadır. Devlet şu an sadece şehirlerde ve kapalı salonlarda yapılan sporları teşvik etmektedir. Bu alanlarda yapılan sporlar, gençliği, sağlıklı yaşları kapsıyor. Doğal olarak var olması gereken bir sistem. Asıl göz ardı ettiğimiz bir şey var. Orta yaş ve sonrasını spor yapmaya özendirmemiz gerekmez mi? Alt yapı hazırlansa, ulaşım, dağ manzaraları içinde kafeterya, yemek gereksinimini karşılayabileceğimiz tesisler oluşturulsa. Avrupa'da örnekleri var. Trenle 1500 - 1750 m. irtifa çıkarıyorlar dişli trenlerle. Batonu kapan genç yaşlı insanları dağlara çıkmalarını kolaylaştırıyorlar, yürüyüş yapmaya teşvik ediliyor, yürüyemeyenler de manzaraya geliyorlar. Hatta dünyanın her yerinden gelenler var. Herkesin dağcı olması gerekmiyor, ama her kesin doğa ile barışık olması gerekiyor.
Ülkemizde doğa bilinci (bu iki kelimeyi kullanmaktan gına gelse de) oluşturmak zorundayız. Devlet bununla ilgili politikalar oluşturmak zorundadır. Gelişmiş toplum, zengin insan, lüks yaşantı, varlık içinde olmak değildir. Gelişmiş toplumlarda şehirde ve ya doğada çöp atmak, doğaya savurup atmak en büyük ahlaksızlık, terbiyesizlik, canilik olarak algılanmaktadır. Biz de ise insanımız, evinden tam gaz doğaya çıkar. Doğada keyfini yapar. Bütün atıklarını gittiği yerde bırakarak geriye döner. Doğaya yapılabilecek en büyük kötülüğü yaptığının farkında bile değildir.
Sanki! Burası temiz olursa bize yakışmaz. Pis olmalı!..
Bir daha ki sefere başka yere gidecektir nasıl olsa.
Memleketin güzellikleri biter mi?
Hayatı boyunca kirletse bitmez!
Benim atmamla mı kirlenecek?
Dinimiz, inançlarımız buna izin mi veriyor?
Temizlik elimizi ayağımızı yıkamaktan mı ibaret?
Allaha inanıyorsan, Allahın yarattığına niye saygı göstermiyorsun?
İşin sanayi boyutuna girmiyorum, asıl facia orada.
En basit çözüm, her kişinin yapmazsa hiçbir şey kaybetmeyeceği şeyler.
Basit bir davranış biçiminden bahsediyorum.
Yapılması gereken, sana ait olanı geri getir yeter.
Ey toplum!!
Aç gözünü!
Gelişmiş toplumlarda deliler bile bunu biliyor.
Kendi topraklarını kirletmemek için üretimi üçüncü dünya ülkelerine kaydırıyorlar.
Dereler, temiz akıyor, doğalarındaki yabani hayatı çoğaltmak için politikalar oluşturuyorlar
Dağ keçileri bile insandan kaçmıyorlar.
Çünkü! Korkmaları için bir neden olmadığını anlamışlar.
Kaplıkaya'da bir kaç kişi yabani bir sincaba elinden yiyecek yedirmesi bile bizim için haber niteliği taşıyor.
Bunun nedeni ne?
Doğada bulunan her canlı bizim öldürmemiz için yaratılmıştır diye düşünüyoruz da ondan.
Öldürme hakkına sahip olduğumuza inanıyoruz.
Öyle değilse bizden niye kaçıyorlar?
Nesiller boyu genlerine işlemiş, bizi çok iyi tanıyorlar.
Bu gün sağ kalmayı başarabilen türler, bizden ölümüne kaçıyor.
İnsanların ne kadar tehlikeli olduğunu, biliyorlar..
Bu toplum az sayıda da olsa doğaya, dağlara açılmaya başladı.
Devletimiz, çok küçük maddi kaynaklar ayırarak bu akımı teşvik etmeli,
Dağlarımızı delilerin gezdiği yerler olarak bilinmekten çıkarabiliriz.
Dünyanın her yerinden genç, yaşlı ülkemizin dağları ile buluşturabiliriz.
Halkımızı dağların ihtişamlı atmosferi içinde  bulunma mutluluğunu yaşama olanağı vermeliyiz.
Ancak belki bu şekilde ona sevgi saygı duymayı aşılayabiliriz.

Bütün bunları yaparken dağ'daki dışkımızı bile aşağıya indirmeyi öğrenmeliyiz.
Dağlara çok insan gelmesi kontrolün kaybolması anlamına gelmiyor.
Aksine insan yoksa kontrol yapılamıyor.
Ziyaretçi varsa kaynak da olacak,
Kurallara uyarak, Milli Park içindeki yaban hayata saygı duyarak,
Uyum içinde yaşamayı öğrenmek zorundayız.
En zayıf  noktamız olan, her güzel yeri mahvetmek huyumuzdan da artık vazgeçmeliyiz..


 İsmet Şentürk.

Devamı
ULUDAĞ'IN KÖPEKLERİ.

 







ULUDAĞ'IN KÖPEKLERİ.

Hafta içi antrenman yürüyüşlerimizi Uludağ'a kaydırdığımız bir Şubat günü. Sabah iş yerime çantam hazır olarak gelmiştim. Ömer Faruk dünden belirsizliğimizi netleştirmek için aradı.

 -Ne yapıyoruz İsmet ağabey.

- Oteller bölgesine çıkalım Kuşaklıkaya,Zirvetepe yapabiliriz istersen. Dedim. Teleferik istasyonunda saat 11.00 de buluşmaya karar verdik.

 Bursa karlı bir kış gününü yaşıyor.Teleferikle Uludağ'a çıkıyoruz, hava sisli son iki günde dağa en az bir metrekar yağdı. Kaynana çukurundan Uludağ köknarlarının ilginç görüntüsünü izleyerek orman örtüsü üstünde yükseliyoruz. İkinci bölge'ye indiğimizde yoğun sis görüşü 30-40 metreye düşürmüştü. Bu havada yukarılara çıkmanın bir esprisi yoktu.Orman içi yürüyüş mümkün görünmüyor. Yapılacak tek şey yürüyerek Bursa'ya inmeye karar verdik. Kar aracı yolları muhtemelen gece açmış. Yol kenarları bazı yerler de insan boyunu aşan duvar oluşturmuş. Yoldan geçen araçların egzoz gazını saymazsak keyfimiz yerinde. Kar yükünü fazlasıyla almış köknar ağaçlarının insanı büyüleyen görüntüleri eşliğinde, yoğun sis içinde hızlı adımlarla yürüyoruz.

Uludağ her mevsim yarı yabani bir çok köpek sürülerini içinde barındırmaktadır. Size havlayan köpeklerle karşılaşmanız olasıdır. Dört sevimli yavrusuyla bir Kangal erkeği bizi uyararak benim mekanıma girmeyin diyerek, yavruların himayesinde olduğunun mesajını verdi. Yavruların sevimliliği karşısında fotoğraf çekmeden edemedik. Babada sakinleşti, bizi izlemekle yetiniyor.

Kirazlıyayla'ya geldiğimizde, durak büfeye uğrayıp mola verdik. Burada uzunca bir dinlenme sonrası tekrar yola koyulduk. Karabelen mevkii, Milli Park girişini geçtikten sonra yine köpeklerle karşılaşmalarımız sürüyor. Havlayan, havlamayan köpekler karşımıza çıkıyor. Bir köpek etrafımızda bir ileri bir geri gidip geldi. Daha evvel yaşadığım, köpek ve insan ilişkilerinden birini daha yaşamaya başlıyorduk.

Her köpek bir anı bırakmıştı, yıllariçinde. 2005 yılı Korkut Güven ile birlikte, Kuşaklıkaya kampımıza kadar bize eşlik eden arkadaşımın deyimi ile köpüş. 2006 Yılında Volfram bölgesinde başka köpeklerin saldırısından kurtardığım köpek, Saklıgöl kampımızda bizi beklemiş,ertesi gün Saitabad'a kadar peşimizi bırakmamıştı. Yanımdaki arkadaşın köpek fobisi ısrarı karşısında uzaklaştırmaya çalışmış, defalarca kovmuştuk, ama o bizi uzaktan takip etmeyi sürdürmüştü.  2007 Yılında karlı bir kış günü Saklıgöl kampımızda titremesinden sabaha çıkmaz dediğim, bagaja bir türlü girmeyen köpeği. 2012 Yılında Uludağ trans etkinliğimizde Otellerden başlayarak bizimle Uludağ'ı bir baştan bir başa geçen ve Baraklı köyü üstünde arkadaşlarımızın üzüntülü ayrılışına sahne olan, bahçe sahibine emanet etme hatasına düştüğümüz köpek ve diğerleri, unutamadığımız anılarımız arasında yer alıyor.

Bu canlıların sadakati karşısında ona saygı duymamak, etkilenmemek mümkün değil. İlk anda insanda uyanan yemek için yanına yanaşıyor düşüncesini hep çürüttüler. Yemek verdiğimiz halde yemediklerini gördüm. İstedikleri insanın dostluğu, insanın kendilerini sahiplenmesinden başka bir şey değildi.

Peşimizden sırnaşmadan, yılışmadan gelen bu köpek yolculuğumuzun ilerleyen anlarında, onu sevme isteğime izin verdi. Yol boyunca idrarla işaretlemelerini de ihmal etmiyor.Köpekler hakkında fazla bilgim olduğunu söyleyemem. İnsanların arkadaşlığına, sahipliğine, güvenine ihtiyaç duydukları bir gerçek. Köpek kelimesi her ne kadar kötü bir ifade anlamında kullanılıyorsa da, biz insanlar bu canlıya haksızlık ediyoruz. Birçoğumuz bu canlı kadar olmaktan çok uzağız.

Yürüyüşümüzün ilerleyen süresi içinde uzaktan yedi köpek havlayarak üstümüze gelmeye başladılar. Hedeflerinde yanımızda ki köpek var. Köpeğimizi korumaya aldık, onların bizim köpeğe, bizim köpeğin onlara gitmesine mani olmaya çabalıyoruz. Bir an fırlayan köpeğimiz yedi köpeğin saldırısına maruz kaldı. İlk anda bir iki ısırık aldı, bütüngücümüzle bizde bağırıp köpeklere saldırıyoruz ama hızlı hareket ettikleri için etkili olamıyoruz. Bizim ki daha kendini yeni göstermeye başlamıştı. Kendisini ısıran köpeği öyle bir hırpaladı ki cesareti karşısında bizi de şaşırttı. Uzaktan havlamaya devam ettiler. Köpeklere üç köpek daha katıldı, sayıları on oldu. Biz köpeği kurtaracağız diye saldırınca köpekler nerede ise bize saldırma aşamasına geldiler. Peşimizi, bırakmıyorlar köpeğimizi önümüze aldık bu gerilimli ortamdan uzaklaşıyoruz. Bölgelerinin dışına çıkıncaya kadar peşimizi bırakmadılar. Köpeğimizle bu sorunlu alanı geçişte yaşadıklarımız, onun bize bizim ona olan bağlılığımızı arttırmıştı.

Yeşiltarlayı da geçtik, yürüyüşümüz devam ediyor. Önümüzde bir minibüs durdu, tanıdık biri diye düşünerek açılan kapıya yöneldik. Şoförü tanımıyoruz, oda bizi tanımıyor, yardımcı olmak istemiş.

- Binin götüreyim.

- Teşekkür ederiz biz yürüyoruz. Dedim.

Minibüs kaptanı cevabıma şaşırmış gibi bakarak.

 -Bursa'ya mı yürüyeceksiniz?

Bu soru karşısında saate bakma ihtiyacı hissettim. Saat 17.10 olmuştu biraz sonra hava kararacak ve çok geç kalacağız.Yarın yine bir faaliyet var, en iyisi zamanlıca evlerimize gitmek. 

Ömer Faruk ile birbirimize bakarak.

 -Hadi binelim. Dedik.

Minibüse yerleşirken Kaptanımızla sohbetediyoruz. Şirket arabası olduğunu Uludağ'a misafirlerini getirdiğini anlatıyor.Aramızda ki iletişim sürerken bomboş minibüse yerleştik ve hareket ettik. Araç yol almaya başladığı anda köpek aklımıza geldi, Ömer Faruk.

- Köpek ne olacak şimdi.

Köpeği bir an unuttuk, hareket edince aklımıza geldi. Son bir defa bakmadık bile. Arkamızdan nasıl baktı, ne düşündü muamma.Bir dakikada köpeği sattık, o ise bizi canı pahasına koruyacak kadar sadık bir canlı. Köpeğimiz bizimle gelebilmek için kavga etmiş, parçalanma pahasına bizi terk etmemişti. Şimdi geriye nasıl dönecek. Orman derin kar altında geçilemez.Aynı yerden geriye dönmek onun için belki ölüm demek. Gerçeklerle yüzleşmek bizi kendimizden utandırdı. Köpek için yapabileceğimiz bir şey yok elbette. Biz insanlar sadece kendimiz için yaşıyoruz gerçeğini bir kez daha gördük.

Bu olaydan çok etkilendik ve üzüldük,üzüntümüz köpeğe mi, yoksa kendi sadakatsizliğimize mi?

 Bu konu, bende hala net değil.

İsmet Şentürk

25.02.2015.

 

 



Devamı



Kullanıcı Paneli
Mail Adresiniz
Şifreniz
Kayıt Ol - Şifremi Unuttum

Kulübümüzden Haberler
» ULUDAĞ'IN MANTARLARI.
» AYLIK FAL. PROGRAMI
» AYIN YAZISI.
» ALPLER GÜNLÜĞÜ.
» NASIL ÜYE OLUNUR

Hava Durumu
Anılarımız Yaşadıklarımız
Uludağ - Hava Durumu

Faydalı Linkler
»
» Dağlarda hava durumu.
»
» Yüksek irtifa hastalığı.
»
» Türkiye'nin önemli dağları.
»
» Dünya'nın En Yüksek Dağları.
»
» Bursa'da Outdoor Mağazaları.
»
» Türkiye'de Outdoor mağazaları.
»
» BURSA İÇİN HAVA DURUMU.


 
Anasayfa | Yasal Uyarı | İletişim ecebilisim