Uludak- Uludağ Dağcilik Kulübü
Uludak - Türkiye Dağcılık
Federasyonu Üyesidir.
 2016 - ETKİNLİKLERİMİZ
 2015 - ETKİNLİKLERİMİZ
FAALİYET RAPORLARI » MUSALA TIRMANIŞI 2925 m. 2013.


 

 

 

BALKANLARIN DAMI, MUSALA.

 

Sofya otogarına sabah indiğimde ilk işim dönüş biletimi almak oldu. Sonra da bir taksi ile 2,5 km uzaklıkta bulunan Adalet Bakanlığı yanında bulunan otele gitmek üzere taksi tuttum. Taksi şoförüne derdimi anlatacak kadar konuşabiliyorum, ama ufak tefek suistimali önleyecek kadar değil. Dolaşarak uzayan yoldan, taksi şoförü için para makul seviyelere çıktığında otele geliyoruz.

 

Otel bana BEHİ firması tarafından önerildi, görüşme yerine yakın oluşundan olabilir. Kapısından girdiğim andan itibaren hayal kırıklığı içindeyim, eski bakımsız, kasvetli bir mekan. Kalsam mı gitsem mi, gidip gelen düşünceler içinde, bir gece yatıp yarın sabah gideceğim nasıl olsa, diyerek kalıyorum.

Caddeye bakan 34 £, iç avluya bakan oda 24 £. Arasında 10 £ fark var, oda aynı. Odaya çıktığımda, tül perdeyi aralayıp iç karartıcı bir avlu manzarasına bakıyorum. Dört köşe büyük bir avlu, çevresi hastane mimarisinde yapılmış. İç avluya bakan duvarlarının sıvaları dökülmüş, bakımsız bahçesi ile yıkılıp giden komunist düzenden kalan, Sofya’nın merkezinde yorgun bir yapı. Yılların kokusu her eşyasına sinmiş, pis değil belki ama renkler solmuş, sararmış insana pis görüntüsü veriyor.

Duşumu alıp, uykusuz geçen gecenin etkilerini üzerimden atmak için biraz uzanıp dinleneceğim.

 

Öğle saatlerine doğru, Sofya’ya dolaşmaya çıktım. Hayatımda çok ender yaşadığım, tek başıma olduğum günler bunlar. Önceki gelişimden şehir merkezini biraz öğrendim.  Araç kullanmadan, yürüyerek farklı yerler görmek istiyorum. Kim bilir kaç yıllar süren bir çalışma sonucu oluşturulmuş, Ulusal Tabiat Bilimleri Müzesi, nesli tükenen tükenmeyen, bütün dünyadan toplanmış, çeşitli deniz ve kara canlılarının örneklerinin sergilendiği bir müzeyi geziyorum. Bulgarlar, böyle bir koleksiyonu nasıl oluşturmuşlar hayret etmemek mümkün değil. Dünyada bulunan çok az müzeden biri olabilir.

Sofya 2 milyona yakın nüfusu ile bir ucundan bir ucuna en uzak noktası 18 km. olan bir başkent. Ülkenin ekonomik yapısı şehrin yapılarının yenilenememesine de yansıyor. Derli toplu, planlı ve yaşanacak bir bulvarlar kenti. Komunist dönemin tek fiyat rejimi, yerini serbest piyasa ekonomisine bırakmış. Aynı ürünü bir yerde 12 lv. Başka bir yerde 22 lv. alabilirsiniz. Şehir içinde bir taksi 1 km. 1.30 lv. götürürken bir başka taksi 0.70 lv. Götürüyor. Bizim ülkemizde taksiler üzerinde bir Belediye denetimi var, burada niye yok anlayamadım.

Sofya’da yabancı olarak dikkat çekmiyorsunuz, huzurlu bir kent. Benim burada dikkatimi çeken Çar Osvoboditel (Çar Kurtarıcı) bulvarında bizim taksimi andıran bir direniş yapılması idi. Çar Aleksandır II heykelinin altına çadırları, anıtın girişine piyano koymuşlar. Eli yüzü düzgün aydın insanlar, şarkılar söyleyerek eğleniyorlar. Çevre sorunları başta olmak üzere ülke yaşamından rahatsız oldukları konularda protesto eylemleri yapıyorlar. Sağda solda parklar içinde yine aynı amaçlı pankartlar, çadırlar var. Taksim olayları Bulgarlara iyi bir örnek oluşturmuş. Televizyon Kanalları canlı yayın çekimleri yapıyor, protest insanların sesini duyuruyorlar. Günümüzde dünyanın neresinde olursanız olun, yöntem aynı, medya sayesinde sesinizi anında duyurabiliyorsunuz.

Akşam saatlerinde, bir bahçede yorgunluk atarken Sofya’da öğrenim gören dört gençle tanıştım. Üçü Bursa, biri İzmirli olan bu gençler, Balkan kültürüne çok iyi ayak uydurmuşlar. Benim içinde onlarla zaman geçirmek güzel bir tesadüf oldu.

29 Temmuz 2013 Pazartesi sabah otelde çantam hazır, kahvaltı yapmaya indim. Kırcali’den gelecek olan Behide hanımla buluşma saatimiz geliyor. Elimde kahve bardağı otelimin önünde volta atmaya başladım. Kırcali plakalı bir araç her an yanımda duracak diye bekliyorum. Saat ilerledikçe meraklanmaya başladım ve buluşacak olduğum Avukat hanımı aradığımda Sofya’ya geldiğini ve 10-15 dakika içinde yanımda olacağını söyleyince rahatladım.

Gözüm gelip geçen araçlarda, bekliyorum.

İsmet bey!  Diye bir seslenişe döndüğümde daha önce hiç karşılaşmadığım firma sahibi olan Behide hanımla göz göze geldik.

Behide hanım.

Evet. Dedi gülümseyerek.

Sizde İsmet Şentürk’sünüz değilmi.

Evet, sizi yaya beklemiyordum.

Arka caddeye park ettim, gideceğimiz yer yakın. Dedi

Saat 09.28 randevumuz 09.30. Adalet Bakanlığı iki dakikalık bir yol.

Kapıdan girdiğimizde 09.31, güvenlik görevlisine İsmimi söyledik. Listede adımı işaretleyen polis ikinci kata çıkmamıza izin verdi.

 

İkinci kata çıktık ve beklemeye başladık.

Yürürken, beklerken aynı zamanda sohbet ediyoruz.

Bu görüşmeden sonra ne olacak, süreç nasıl işleyecek?

 

Bu görüşmeden sonra bir daha Pasaportunuzu almaya geleceksiniz.

 

Ne kadar zaman sonra?

 

Altı ve ya sekiz ay sürer, çıktığında bize haber verecekler. Tekrar buraya geleceğiz. Ama o zaman iki haftanızı bu işe ayırmanız gerekecek. Buradan evraklarımızı alıp Kırcaali’ye ve Cebel’e gidip orada yapmamız gereken işlemlerimiz var. Bu işlemlerimiz biraz zaman alıyor.

 

Hiç beklemediğim bir şeydi bu. İki hafta burada kalmak sıkıcı olabilir.

 

Ama yapacak bir şey yok böyle oluyor. Şimdi sizin vatandaşlık başvurunuz, Cumhurbaşkanının onayından geçecek, sonra pasaportunuzu almak için, doğduğunuz İlde işlemlerinizi yapacağız.

Burada beklemek istemezseniz Türkiye’ye gidip, tekrar gelebilirsiniz.

 

O hiç olmaz, yollarda gidiş geliş zor oluyor. Ne yapalım bizde burada vakit geçireceğiz.

 

Buradan çıktıktan sonra başka bir işimiz var mı?

 

Yok, Dağcıymışsınız, Musala’ya çıkacakmışsınız.

 

Samokov’a, Borovets’e gidip Musala’ya çıkacağım.

 

Avukatsınız, değilmi?

 

Evet. Dedi Behide hanım başıyla da onaylayarak.

 

Mesleğinizi yapıyor musun uz?

 

Mesleğimi işimde yapıyorum.

 

Bizim için vatandaş olmak için, Bulgarca bilmek şartı var mı?

 

Yok, öyle bir şart yok. Ben sizin yanınızda olacağım, dil sorunu yaşamayacaksınız. Siz turistsiniz değilmi? Vatandaşlık işlemleri sizin için daha kolay oluyor.

 

Karşı koridordan memur bayan,

İsmet Şentürk. Diye seslendi.

Sıramız gelmişti.

Uzun koridorun sonundaki odaya girdiğimizde masada oturan bayan masanın yanındaki sandalyeyi işaret ederek, Bulgarca olarak

Oturun lütfen.

İsminiz, ne iş yapıyorsunuz, nerede doğdunuz, nerede yaşıyorsunuz, niye vatandaş olmak istiyorsunuz, vatandaş olunca hayatınızda neler değişecek gibi sorular yöneltti.

Verdiğim cevapları elindeki evraka yazıyor. Benzer sorularla geçen 15-20 dakika sonunda bir imza ile görüşmemiz son buluyor.

 

Bütün dünyada olduğu gibi Balkanlar’da da Sovyet Bloğun çöküşü çok radikal değişimlere neden oldu. Daha evvel Bulgaristan’da kalan soydaşlarımıza neden Türkiye’ye gelmiyorlar diye kızıyorduk. Şimdi iyi ki orada kalan soydaşlarımız var diyoruz. Hatta benim gibi birçok insan doğduğumuz bu ülkenin vatandaşı olabilmek için çaba harcıyoruz. Orada kalan soydaşlarımız bu gün kazanılan özgür Bulgaristan’ın yaratılmasında canı pahasına mücadeleyi başlatanlardır. Benim kasabam olan, Cebel kasabasında, özgürlük için ayaklanan soydaşlarımız, 19 Mayıs 1989 günü tarih yazmışlardır.

Şimdilerde Avrupa Birliği üyesi olan Bulgaristan, ırkçı politiklarını terk etmiştir.  Bizim gibi, Komunist rejimden kaçanların hukuki haklarını geri vermektedir.

Bizlere her vesile sahip çıkan orada bulunan soydaşlarımıza, Türkiye devleti olarak bizlerinde sahip çıkması sonucunda, kardeşlik ve barış içinde güzel şeyler yaşanıyor.

 

Sofya’da işimiz bu kadar.

Şimdi ver elini Samokov, Borovets.

Her şehirde yakın çevreye ulaşımı sağlayan küçük otogarlar vardır. Batı garajı, doğu garajı gibi.

Burada da Yug garajı var. Samokov 50 km. 7 leva, minibüse biniyorsunuz, tekrar minibüsle 10 km. Borovets’e 2 lv. gidebiliyorsunuz.

Saat başı kalkan minibüs, yolcularını alıp yola koyuluyor.

Yolcuğun bir bölümünde, bitki tünelini andıran yemyeşil bir doğanın içinden geçiyoruz, yeşilin bin bir tonunu seyrederek. Göl mü, baraj mı emin olamadığım yeşillikler arasında suyun keyfini çıkaran insanlar görüyorum. Tatil yerlerinden geçerken, ister istemez kendi ülkemin boş duran göllerini anımsıyorum. Su motorları, kano, kürek sporu yapanlar, teknelerden anlaşıldığı kadarı ile göllerden de deniz gibi yararlanıyorlar.

 

Samokov şehrine geniş bir caddeden giriyoruz, etrafı dükkanlar la çevrili daire şeklindeki otogarına varışımız bir saat kadar sürdü. Çok sakin bir şehir, ne trafik var ne insan kalabalığı. Etrafımı izlerken ilk gözüme çarpan hemen otogarın yanında küçük bir meydanda bulunan Osmanlı çeşme ve camisi oldu. Bakımlı ve derli toplu hali beni çok şaşırttı. Kendime sormadan edemedim.

Ben nereye geldim?

Çeşmeyi fotoğraflayıp camiye doğru birkaç aşamalı merdivenlerinden çıkarken, yan avlusunda yemyeşil çayırlarının içinde sembolik olarak bırakıldığını düşündüğüm iki uzun mezar taşı dikkatimi çekiyor..

1878 yılında, Rus Çarı Aleksander II desteği ile, Osmanlının zayıflamasından yararlanarak Bulgarlar Sofya bölgesinde,  Özerk Prenslik ilan etmişler. Rusya’nın yardımı sonucunda, Balkan savaşlarında hem topraklarını genişletmişler, hem bağımsızlıklarını ilan etmişler. Balkanlarda kalan Türk halkı on yıllar süren göç yaşadı, ama bitmedi. Osmanlı’nın topraklarını kaybetmesinin ardından burada kalan halk kaderine terk edildi. Bağımsızlığına kavuşan Balkan halkları her fırsatta Türklerden kalan eserleri yok etmek için elinden geleni yapmıştır. Bakımlı, sağlam dimdik ayakta Osmanlı kültürünü yansıtan çeşme ve cami görmek beni hem şaşırttı, hem gururlandırdı.

Caminin 12 sütunlu kemerinden verandasına geçip, açık olan kapısından içeriye baktım. Yaşlı bir kadın içeriyi süpürüyor.

Beni görünce süpürgeyi elinden bırakıp bilet kesmek için bana doğru geldi. 50 Stotinka uzatıp biletimi alırken, müze çalışanı bayana sorular yöneltiyorum. Hiç bilmeden geldiğim Samokov şehrinin aslında içinde 12 cami olan bir Osmanlı şehri olabileceği, aklıma gelmezdi. Şimdi burada hiç Türk yaşamıyormuş. Sadece Müslüman Çingeneler var diyor. Caminin kubbe ve duvarları orijinal olduğunu söylediği süslemeleri ile oldukça iyi durumda. Atalarımız buralarda yıllarca hayat sürdüler. Balkanlara yerleştirilen, Türkler çoğunlukla Konya bölgesinden, Karaman Beyliğinden. Bu topraklara, kimi sürgün, kimi zorunlu iskan edilmek üzere gönderilmiş.

 

Samokov’da bir döviz bürosuna gidip Türk Lirası bozduruyorum. Tabii ciddi bir yanlış, paramız pul oluyor. Hep bir şeyler öğreniyorum. Bulgarlar çok eğitimli, dürüst insanlardır aslında, serbest piyasa ekonomisinin çarkına onlarda kendilerini kaptırmışlar.

 

Samokov’dan saat başı 10 km. uzaklıkta bulunan, Borovets’e giden minibüse son anda bindim. Şoföre ne kadar olduğunu sorduktan sonra, 2 leva uzatıyorum.

Yeşillikler içinden kıvrılarak yükseldiğimiz yolda Musala‘ya biraz daha yaklaşıyorum. Dağlara doğru yükseldikçe Ladin, Köknar ağaçları bizleri karşılıyor. Bitki örtüsüne bakarak, dağ ortamında olduğunuzu hissediyorsunuz. Ormanın içinde ilerliyoruz, seyrek dağ evlerinin arasından geçip, açık bir alana geliyoruz. Dağ mimarisinde yapılmış çeşitli turistik tesislerin olduğu Borevets’in merkezinde indim. Elimde çanta önce etrafıma kısa bir bakış atarak ne tarafa gitmem gerektiğine karar vermeye çalışıyorum.

Borevets Uludağ gibi, kayak merkezi, ama kış mevsimi kadar olmasa da, yaz mevsiminde de ziyaretçileri var. Rakımı 1310 m. civarında, hafif eğimli bir arazi üzerinde kurulmuş büyük otellerinin yanında, çok orijinal mimarisi ile bahçeli evleri var. Çok sayıda farklı seçeneklerde kalacak tesis, alış veriş için dükkan ve restoranları var.

2010 Yılında açılmış olan, 3 yıldızlı Ela (Gel) otelde kalmaya karar verdim. Otel çok güzel ve temiz. Oda kahvaltı 36 leva. Otelimin penceresinden Borevets merkezini gören manzara bana etrafı izleme olanağının yanında, içime bir ferahlık veriyor.

Eşyalarımı odama yerleştirip duş alıp şöyle bir havaya gireyim istiyorum. Zamanımı iyi değerlendirmeliyim.

Akşamüzeri, yarın çıkacak olduğum yolları bugünden öğrenmek için yürüyüş yapmaya karar verdim. Saat 17.15 sırtımda küçük sırt çantası yedek giysi, içecek, kuruyemiş alıp ormana doğru yola çıkıyorum.

Ormanın içine yürüdükçe Borovets gerilerde kalıyor. Yolun sağında Bulgar Çar’ının (Kral) kullandığı müzeye dönüştürülmüş dağ evi dikkatimi çekti. Çar Bistiritsaya giden yol ormanın içine doğru kayboluyor, kapalı olan giriş kapısından evi göremiyorum. Daha önce burada kalmış Çarların fotoğraflarını camekanlı panodan merakla izliyor ve okuyorum.

 

On dakikalık bir yürüyüş sonunda, Musala pateka tabelasını gördüm. İşaretli olduğundan asfalttan, stabilize bozuk araç yoluna dalıyorum. Kolumdaki saatimin altimetresinden bakarak ne kadar yükselmiş olduğumu izliyorum. Liftler yaz mevsiminde ziyaretçi az olduğu için hafta sonları çalışıyormuş, Çarın müze olan dağ evi de öyle.

Bitki örtüsü Karadeniz’i andırıyor. Çayır çimen yemyeşil, sık yağmur alan bir bölge olmasa çoktan otlar yanar kururdu.

Arada bir dağ çileği, fotoğraf çekimi beni yolumdan alıkoysa da, acelem yok nasılsa. Etrafımı inceleyerek fotoğraf çekiyorum. Ben çıkarken, üç ayrı gurupla yukarıdan inişte karşılaştık. İki saate yakın süren yürüyüş sonunda, yolun dere ile tekrar buluştuğu noktada 1935 m. mola vermek istedim. Çantamı indirmemle sırtıma atmam bir oldu. Dere kenarında, rüzgarın kesilmesiyle harekete geçen sivri sinekler, kollarımı delik deşik etti. Koşar adım oradan uzaklaştım. Ertesi gün bu sineklerle ne yapacağım, şimdiden endişeleniyorum.

İki saatte çıktığım yolu 50 dakikada inmişim. Borevets’in içinde bir restorana oturup pizzamı ısmarladım. Yarın içinde yanıma yolluk hazırlattım. Sivrisinek kovucuyu unutmadım tabii ki.

 

Biz dağcılar için, motivasyon, çok önemlidir. Tırmanma sürecine girdiğiniz andan itibaren, psikolojik ve fiziksel tüm zorlukları aşmanıza yardımcı olan güç, motivasyondur.

Yalnızken, motivasyon daha bir önem kazanır. Çünkü gurup psikolojisinden yoksunsunuz.

Size sizden başka enerji verecek hiç kimse yoktur. O enerjiyi sadece kendinizde arayıp bulmanız, bulabilmeniz önemlidir. Kafanızda hiçbir tereddüde yer vermezsiniz, hiçbir şeyi sorgulamazsınız, inancınız tamdır. Hangi dağa tırmanırsanız tırmanın, yaz, kış hangi koşulda olursanız olun bu kural değişmez. Bende motive olmuş bir ruh haliyle Musala’yı hedef  olarak koymuş, ona doğru emin adımlarla yürüyorum.

 

Faaliyet bir bütün olarak düşünülmeli, her aşaması değerlidir, tadını çıkartmak gerekir. Bir zirve planladıysanız faaliyet sadece zirvede olduğunuz an değildir. O zirveyi, nasıl hedef koyduğunuz, planladığınızdan başlayarak, ta ki evinize dönünceye kadar her ayrıntı faaliyetin bir parçasıdır. Planlama, ulaşım, tırmanış süreci, zirve noktası, dönüş, karşılaştığın olaylar ve insanlar, kültür boyutu. Ayrıntıları ne kadar bir bütünün parçası olarak ele alır ve yaşarsak, faaliyet o kadar keyifli hale gelir.

 

Sabah 05.30 da kalkıp, hazırlıklardan sonra hiçbir şey yemeden sadece su içerek yola koyuldum. Yemek yememe nedenim, doğrudan yokuşa vuracak olmamdı. Sabah serinliğinde, 1600 m. irtifa almam gerekiyor, aç karnına kuş gibi yükselmek istedim. Yola çıktığımda saat 06.28 gösteriyor. Akşamki geldiğim dere kenarına, oyalanmadığım için düne göre daha kısa sürede geldim. Stabilize yolda ulaşım sadece cip için uygun. Yol 2100 m geldiğimde sağa dere içine devam edip orada bulunan telesiyej istasyonunda son buluyor. Yol bitmeden 150 m. önce Musala patikası, sola yukarıya doğru ayrılıyor. İşaret olmasa bitkilerin içinden belli belirsiz ayrılan patikayı bulamayabilirsiniz. Patika içinden su sızıntısı olduğundan, iyi beslenen bitkiler sık ve gür, Amazon yağmur ormanlarındaki gibi iri bitkiler arasından çok dar bir patika kıvrılarak yükselmeye devam ediyor.

 

Bir süre sonra patika bitkilerin içinden çıktı, 2250 m.de yemyeşil çayırların içinde buluyorum kendimi. Bu yükseklikte vadinin yapısından olsa gerek, hala daha yukarıda bile devam eden, bodur çok gövdeli bir çam türü yaşıyor. Bu güne kadar böyle bir çam türü görmedim. Çam kozalakları normalinden çok küçük, ağacın yüksekliği 100-120 cm kadar. Derenin içinden itibaren patika boyunca 2,5 metre boyunda direkler uzanıyor. Bu direklerle üzerinde bulunan fincanlardan anlaşıldığı kadarıyla Musala zirvesinde bulunan tesislere eskiden elektrik hattı çekilmiş. Kopuk tellerden bu gün işlevini yitirdiği anlaşılıyor. Karlı, sisli günlerde bu direkler dağcıların yolunu bulmasına yardımcı olabileceğini düşünüyorum. Alçalan ve azalan bitki örtüsü içinde direklerin neden bu kadar kısa yapılmış olduğu bir muamma. Dağlarda yağan kar miktarını düşünecek olursak, kış mevsiminde bu kısa boylu direklerin kara gömüldüğü kesin.

 Temmuz ayının sonu olmasına rağmen her yerden su fışkırıyor. Köknar ve Ladin ağaçlarından oluşan yüksek orman örtüsü vadinin içinde kaldı. Yükseldikçe azalan ve bodurlaşan bitkiler birçok dağlara göre daha fazla yüksekte yaşamaya adapte olmuş görünüyor. Rakım 2450 m. geldiğinde ilk buzul gölü beni karşılıyor. Hemen yanında bulunan birkaç dağ evi buraya gelenlere konaklama ve beslenme hizmeti verdiği anlaşılıyor. İlk gölden kısa bir yürüyüş sonrası, ikinci gölde karşıma çıktı. Göllerin kıyısından geçip direklerin nezaretinde, sırta doğru yükselerek kayalıklarda kaybolan patikayı takip etmeye devam ediyorum. Yola çıkalı üç saati biraz geçti. Göl kıyısında dağ evlerinin yanında oturan birkaç kişiyi uzaktan görmenin dışında şu ana kadar hiçbir insanla karşılaşmadım. Sırtı çıktıktan sonra bir buzul gölü daha, sonrasında bir tane daha dördüncü gölü de arkamda bırakarak Musala patikasında yürümeye devam ediyorum. Buzul çanaklarında önce küçük şırıltı ile başlayan suyun yolculuğu, gölden göle akarak geldiğim vadinin içinde çağlayan bir dere olarak devam ediyor. Musala zirvesine çıkan sırtın hemen altında piramidi andıran bir yapı var. Boyalı oluklu saçtan çatısı ile ilginç bir görüntüsü var. Hemen dibinde oturan bir gurup insan uzaktan seçiliyor. Piramid dağ evinin altına bulunan çeşmeye geldiğimde, şu ana kadar yaptığım gibi sadece su içmek için durdum. Sularımı doldurup yola koyuluyorum.

Dağ evinin biraz uzağından geçip tepeye yükselmeye başladığımda,  dağ evinin arkasında bulunan beşinci buzul gölü beni karşılıyor. Masmavi rengi, Musala’ya uzanan duvara yakın bölümünde henüz erimemiş, bembeyaz irili ufaklı, son demlerini yaşayan buz tabakası ve güneşten parıldayan yüzeyi ile bana görsel bir şölen sunuyor. Piramit dağ evinden yükseldikten sonra çıktığım tepe, kısa bir süre dümdüz devam ediyor, sonrasında 200 m. den biraz fazla irtifa ile zirveye varıyor.

Son etap rotanın en dik bölümü, kış mevsiminde patika kaybolup duvar buzlandığında kullanılmak üzere, aşağıdan beri gelen, demir direklere buradan itibaren bağlanan çelik halatlar zirveye kadar devam ediyor. Yazın patika açık olduğundan kayaların içinden devam eden çelik halatlı hat üzerinden gitmek gereksiz ve daha yorucu olabilir. Zirve sırtında kuzey kaldığı için, çok olmasa da hala erimemiş karlı yüzeyler var. Piramid evin yanında oturan gurup molalarını sonlandırıp, yanlarından geçtikten kısa süre sonra peşimden zirveye doğru harekete geçti.

 

Zirve yolunda, özellikle son etaplarda ne kadar kaldığını, meraklı bakışlarla aranırsınız, şurası son dediğiniz en son görünen kayalıklardan sonra, bir sürü daha kayalıklar vardır. Bu aranmalar, aslında faaliyeti daha zorlaştırıcı bir psikoloji içine sokar bizi. Halbuki sadece yürüseniz, yolla değil, dağ ile ilgilenseniz farklı şeyler düşünseniz, vaktin nasıl geçtiğini anlamadan bir bakmışsınız zirvedesinizdir.

 

Sabah yola çıktığımdan beri açık olan hava yerini parçalı bulutlara bırakmaya başladı. Daha önce baktığım hava raporları bugün havayı öğleden sonra çok bulutlu vermekteydi. Masmavi gökyüzü havanın bozabileceği düşüncesinden sizi uzaklaştırıyor. Son günlerde hava açık ve bulutsuz olduğundan bende geçen sürede raporların değişebileceğine kendimi inandırmaya çalışıyorum.

Rahat bir yürüyüş sonunda, saat 10.58 gösterirken 4,5 saatte Musala zirvesine ulaştım. İlk işim fotoğraf çekmek oluyor. Tam zirvede meteoroloji istasyonu bulunuyor. Binaya girip çıkan kişinin buranın görevlisi olduğunu düşünüyorum. Zirvenin sırtında, benden önce gelen iki bayan aralarında sohbet ediyorlar. Arkamda olan guruptan gelen dört kişi ile zirvede olan insan sayısı artıyor. Benden sonra gelenlerden birine fotoğrafımı çekmesini istiyorum. Sonrasında güneye bakan yamaçta manzaranın tadını çıkartmak, bir şeyler yemek için oturuyorum.

Zirvede 1,5 saate yakın kalmışım. Vaktin nasıl geçtiğini anlamadım. Çoğalan bulutlar beni kendime getirdi. Güneş bir görünüp bir kayboluyor. Bundan sonraki zamanımı da aşağıda çevresinde yemyeşil çayırların olduğu son gölde geçirmeyi istiyorum.

Aşağıya inişim nispeten daha çabuk oldu. Benden önce dönüşe geçen iki bayanı yolda geçtim. Aşağıdan zirveye çıkan 5-6 kişilik bir gurupla karşılaştık. Göle yaklaştığımda da, çıkmakta olan iki kişi ile selamlaştık, zirveye ne kadar yol olduğunu sordular. Kıyısında birkaç tane dağ evi olan gölün kıyısına geldim oturdum. Gökyüzünde artan bulutlardan havanın bozacağına olan inancım arttı. İndiğim zirve bulutlar içinde görünmez oldu, sisler içinden ard arda patlayan gök gürültüsü kötü havayı haber verir gibi homurdanıyor.

Göller arasında akarsu bağlantısının olması, her mevsim oksijen olduğunu gösteriyor. Durağan olmayan sularda, daha fazla canlı yaşıyor doğal olarak. Alabalık mı, diye bakındığım balıkların türünü tanımlayamadım, bol miktarda balık yaşıyor bu göllerde.

Yolun bundan sonraki bölümünde çıkarken, inerken kimse ile karşılaşmadım. Alpin bölgeden orman içine indiğimde, daha önce uzaklardan gelen gök gürültüsü, şimdi üstümde patlamaya başladı. Yağmur ufak ufak atıştırıyor. Yolun sonuna doğru 15,20 dakika süren sağanak yağmura yakalandım.

 

Borovets’e geldiğimde restoranlardan birine oturdum. Akşam yemeğimi yiyip otelime öyle girmek istiyorum. Yağmur dindi, her yer çayır çimen kokuyor. Oturduğum yerlerde insanlar yabancı olduğunuzu anlıyor ve nerelisin diye soruyorlar. Bu konuşmalarla unuttuğum Bulgarca’mı hatırlıyor ve geliştirmeye çalışıyorum, güzel oluyor. Sonuçta bu ülkenin vatandaşı olacağız bilmekte fayda var.

 

31 Temmuz 2013 Çarşamba, otelimde sabah 09.30 da kahvaltıya indim. Gelen kahvaltı, diyet yemeği gibi, doymadım diyemem zaten fazla yemek istemiyorum, ama esas dikkatimi çeken kıtlık var gibi bir hesaplama ile kahvaltı servisi yapılması. Daha istesem verirler mi onu da bilmiyorum. Turistik yer bile olsa, yiyecek içecek fiyatları bize göre daha uygun. Bu gün planım Borevets ve çevresinde yürüyüş yapmak. Yine sırt çantamı alp, çevrede gezinti yapmayı istiyorum.

 

Buranın en beğendiğim tarafı, yeşil çayırları oldu. Kendinizi daha fazla doğa ile iç içe hissedebiliyorsunuz. İsterseniz bu çayırlarda geziyor, yemeğinizi yiyor, içeceğinizi içiyorsunuz. Her işletmede çeşitli çiçekler yetiştiriliyor. Alışılmışın dışında bu güzellikler insana güzel duygular hissettiriyor. Çevrede yüzme havuzlu otellerden tut, her türlü seçenek var. Kış mevsiminde pistlerin konumu çok güzel, burasını kayak zamanı hayal ediyorum da, burada olmak isterim gerçekten. Yaz ve kış gelinecek bir yer, fiyatları da makul. Kışın kayak yapılan pistlerin, yazında yeşil çayırlar olması gelenler açısından çok önemli bir unsur. Çayırlar doğanın güzelliğini artırıyor, insana da bulunduğu ortamdan daha fazla haz almasını sağlıyor.

 

Günüm çevrede yaptığım yürüyüşlerle geçti. Fotoğraf çekimi insanı yeterince meşgul eden bir uğraş. Gezdiğim orman içi yollardan biri beni eski bir kayakla atlama pistine götürdü. Çürümüş ahşap bölümleri, kullanılmayan, paslı direkleri, telleri ve ahşap kısımları dökülmüş telesiyej sandalyeleri, ayakta kalmış olan demir ve ihtişamlı beton kulesi tarihin karanlık sayfalarına gömülmüş olan Komunist sistemin enkazını inceler gibi incelememe neden oldu. Karşımda yıkılan rejimin şaşalı döneminden kalan virane bir yapı, yaşanmış bir dönemin hikayesini anlatan roman gibi.

Korumasız, korkuluksuz merdivenlerinden dikkatli bir biçimde, en tepe noktasına çıkmaktan kendimi alamadım. Vadinin içine doğru çok yüksekten dimdik uzayıp giden pistten bırak kaymayı izlemek bile ürkütücü. Televizyonlarda kış olimpiyatlarında yüksekten kayarak gelen ve havada uzun süre uçar gibi süzülen kayakçıların atladıkları pist işte bu.

 

Yalnız insan olmak, iyi değil tabii ki, kabullendiğiniz andan itibaren de hiçbir rahatsızlık duymuyorsunuz, alışıyor insan. Sevdiğiniz bir müzik, içinizdeki ses arkadaştır size. Mutluluklar paylaştıkça artar sözü de şüphesiz çok doğru söylenmiş. Yanınızda kafa dengi birisinin olmasını arzu etmekle birlikte, olmazsa olmaz değil.

Borovets’deki bu son günümde canım sıkılabilir diye düşünüyordum yanılmışım, bana yine gün yetmedi. Günün sonunda burada yapılacak çok şey olduğunu gördüm, iyi ki buna da zaman ayırmışım.

 

1 Ağustos 2013 Perşembe sabah 09.00 minibüsle önce Samokov, sonra Sofya’ya dönüyorum. Eşyalarımı otogardaki emanete bırakmam gerekiyor. Bindiğim taksiye km.ücreti sormama gafletine düştüm. Yüksek tarifeden yolcu taşıyan bir taksiye binmişim 5-6 km. yolu geldiğimde 30 tl istedi. Akşam 17.00 de hareket edecek otobüs saatine kadar Sofya’da yürüyüşlere devam ediyorum. Bu yürüyüşler bana çevreyi daha iyi tanımam konusunda bayağı yararlı oldu diyebilirim.

 

Keyifli, yararlı Sofya günlerini geride bırakarak, sıcak bir akşamüstü, çok sayıda gurbetçinin vatan topraklarına doğru bayram tatili için Somon balıkları gibi akın ettikleri bu yollara, bizlerde otobüsle katılmış olduk.

Çocukluğumdan beri dinlediğim, Balkanlardaki çileli gurbet yollarındayım. Avrupa’nın bağırına giden, bağırından gelen, uykusuz, yorgun ama vatan hasretiyle yanan insanların yolu. Avrupa’da çalışıp, yaşamının önemli bir kısmını bu yolları kat ederek geçiren insanlar var. Bir ömrü bu yollarda tüketen insanlar.

  1. İçimden bu insanlara derin bir saygı duyuyorum. Ekmek parası için çabalayan, her işi yaparak ekmeğini yaban ellerde bin bir güçlükle kazanan insanlar. E     şinden, çocuğundan, sevdiklerinden ve vatanından ayrı kalan, her yıl heyecanla Edirne kapılarına dayanan bu insanlar her biri benim nazarımda kahraman. Kuşaklar boyu, Türkiye’de Alamancı, Almanya’da  Türk olmuşlar. Ülkelerine yıllarca döviz akıtmışlar, ekonomiye kaynak olmuşlar ama hiçbir yere ait olamamışlar.

Şimdi otobüsümüzü sollayan, önümüzde arkamızda seyreden, yollarda dinlenenler.

Hep onlar..

 

Yazan. İsmet Şentürk




Kullanıcı Paneli
Mail Adresiniz
Şifreniz
Kayıt Ol - Şifremi Unuttum

Kulübümüzden Haberler
» ULUDAĞ'IN MANTARLARI.
» AYLIK FAL. PROGRAMI
» AYIN YAZISI.
» ALPLER GÜNLÜĞÜ.
» NASIL ÜYE OLUNUR

Hava Durumu
Anılarımız Yaşadıklarımız
Uludağ - Hava Durumu

Faydalı Linkler
»
» Dağlarda hava durumu.
»
» Yüksek irtifa hastalığı.
»
» Türkiye'nin önemli dağları.
»
» Dünya'nın En Yüksek Dağları.
»
» Bursa'da Outdoor Mağazaları.
»
» Türkiye'de Outdoor mağazaları.
»
» BURSA İÇİN HAVA DURUMU.


 
Anasayfa | Yasal Uyarı | İletişim ecebilisim